Feci'nin Blogu

13 Nisan 2026 Pazartesi

AI ile bir sohbet (Martı ve Maria oyunu Üzerine )

F.C'nin AI ile sohbeti  (Martı ve Maria oyunu Üzerine ) 
 
Geçen cumartesi bir arkadaşımızın tavsiyesi ile Türkan Saylan / Alsancak  kültür sanat merkezinde sahnelenen bir oyuna gittim. 3K Karaburun Tiyatro Atölyesi 'nin sahneye koyduğu “Martı ve Maria” isimli bir oyun. Yönetmenliğini Ali Yalçıner’in yaptığı, tiyatro sanatçısı Mürüvvet Barış’ın tek kişilik performansıyla sahnelenen oyun. Tarihten bir yaprak. Hiç duymadığım demeyeyim de yani sağdan soldan kulağıma çalınan aslını astarını bilmediğim Mustafa Suphi olayı.  Ama Maria Suphı’yi hiç duymamıştım mesela.

Oyundan çıkarken karmakarışık kafamda bir şey netti. Sanatın gücü.. Tarihin hatta tüm şimdiki zamanda bile olabilir kenarda köşede kalmış üstü kapanmış veya kapatılmış olaylar üzerinden düşündürmek ve tabii ki hissettirmek. Hissetmek ve düşünmek bu iki insani duygumuzu sanat sayesinde geliştiriyoruz… Daha çok insan oluyoruz.  Gerçekten.  

Mart ve Maria oyunu yazan, yöneten ve oynayan sanatçılara teşekkür ediyorum. Şunu da ilave edeyim ki resmi tarih devletimizin tarihidir. Biz buraya aitiz. Resmi tarih ana hatları ile kronolojik soğuk ve güçlü tarafından yazılandır bütün diğerleri gibi)  (keşke tüm dünya bir devlet olsa. Ve biz hepimiz dünya kardeşi olsak. Dünyanın tüm insanları hep birlikte kötülükle mücadele etse.. Keşke…) Ama biliyoruz ki yaşlı ve gittikçe  nemrutlaşan  dünyamız için bu olasılık yok.)

 Her resmi tarih gibi bazı yerlerde kapatılan karartılan ve hatta hala açıklanamayan yerler var tabii ki.. Hangi devletin tarihi hatta bırakın devleti hangi kişisel tarihimiz pürü paktır? (otobiyografiler bile otosansüre uğratılarak yazılmaktadır) önemli olan bu eksikleri, çatlakları veya yaraları kabullenerek onları bilerek ve düşünerek  daha insancıl daha diğerkâm olabilmektir… Halen günümüzde devam eden kadın şiddetine duyarlı olmaktır. Sadece kadın şiddetine değil tüm şiddet hareketlerine güçlünün güçsüzü ezdiği insanlık dışı her şeye, her olaya. Güçsüzleri korumalı ve ötekileştirileştirmeyi bu dünyadan silmeli. Bunların hepsi sanatın gücü sayesinde olacak. .Belki oldukça yavaş ama olacak. Sanatkla elele verip tarihimizle yüzleşmek  gerkiyor. 

Bütün bu düşünceler ve tarihimizin karanlık köşelerini ve dünya tarihindeki hiç duymadığımız bilmediğimiz gerçeklerin ne kadar çok olduğunu düşünerek eve döndüğümde hemen şu Mustafa Suphi ve Maria Suphi olaylarını araştırtmaya başladım. Chat GBT’nin acaba bu olaydan ve seyrettiğim oyundan haberi var mıydı? (bu çok komik bir soru tabii ki. Onun her şeyden haberi var valla.)

Aşağıya AI ile sohbetimizi koyuyorum. Benim gibi bu olayı pek de bileyenler için bir başlangıç olailir. Bu konuda çok kaynak da varmış.

 F.C mustafa suphi neden öldürüldü?

Mustafa Suphi ve 14 yoldaşının (tarihe "15'ler" olarak geçen grup) 28 Ocak 1921'de Karadeniz'de öldürülmesinin arkasındaki kesin neden ve azmettirici, tarihsel bir tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Cinayetin işlendiği dönemde Türkiye, Milli Mücadele'nin kritik bir aşamasındaydı ve bu olay birden fazla siyasi çıkar çatışmasının ortasında gerçekleşti.

Ölümün arkasındaki temel teoriler ve failler şunlardır:

· Yahya Kâhya ve İttihatçı Bağlantısı: Mustafa Suphi ve arkadaşlarını Trabzon açıklarında teknede katleden kişi, dönemin Trabzon İskelesi Kâhyası Yahya Reis (Yahya Kâhya) ve adamlarıdır. Yaygın bir görüşe göre Yahya Kâhya, Enver Paşa ve İttihatçılarla bağlantılıydı. İttihatçıların, komünist hareketin Anadolu'da güçlenmesini kendi planları (özellikle Enver Paşa'nın Anadolu'ya dönme arzusu) için bir engel olarak gördüğü iddia edilir.

· Ankara Hükümeti ve Egemenlik Mücadelesi: Bir diğer güçlü teori, cinayetin Ankara Hükümeti (Mustafa Kemal Paşa) bilgisi veya onayı dahilinde işlendiğidir. Ankara'nın, Milli Mücadele'nin liderliğini komünist bir harekete kaptırmak istememesi ve Sovyetler Birliği ile ilişkileri kendi kontrolünde tutma arzusu bu tezin temelini oluşturur.

· Sovyetler Birliği ve Diplomatik Dengeler: Bazı tarihçiler, Lenin ve Sovyet yönetiminin, Ankara Hükümeti ile yapılacak kritik anlaşmalar (Moskova Antlaşması gibi) öncesinde Mustafa Suphi'yi feda etmiş olabileceğini öne sürer.

Olayın Gelişimi:
Mustafa Suphi ve arkadaşları, Anadolu'daki Kurtuluş Savaşı'na destek vermek amacıyla Bakü'den yola çıkmışlardı. Ancak Erzurum'da halkın protestolarıyla karşılaşarak geri gönderilmeye zorlandılar. Trabzon'a ulaştıklarında, Sovyetler'e geri gönderilmek üzere bindirildikleri bir motorda denize atılarak katledildiler.

Özetle; cinayetin faili Yahya Kâhya olsa da, emrin kimden geldiği (Enver Paşa, Ankara Hükümeti veya Sovyet onayı) konusu, arşivlerdeki gizemini korumaktadır.

 F.C. Maria Suphi'nin akıbeti ne oldu peki?



Mustafa Suphi'nin eşi Maria Suphi (TKP kayıtlarında adı Meryem olarak geçer), 28 Ocak 1921 gecesi yoldaşlarının katledildiği teknede bulunmasına rağmen o an öldürülmemiş, ancak eşinden çok daha trajik bir akıbete mahkûm edilmiştir.

Maria Suphi'nin hayatının son iki yılına dair tarihi kaynaklarda yer alan bilgiler şöyledir:

Esaret ve İşkence Dönemi: Mustafa Suphi ve 14 yoldaşı Karadeniz'de katledilirken Maria sağ bırakılmış ve zorla kıyıya çıkarılmıştır. Trabzon'da dönemin nüfuzlu isimlerinden Yahya Kâhya tarafından alıkonulmuş, Çömlekçi Mahallesi'nde bir eve kapatılarak "ganimet" olarak görülmüştür.

· Kişiden Kişiye Devredilmesi: Yaklaşık iki yıl süren bu esaret döneminde Maria Suphi sistematik işkence ve tecavüze maruz kalmıştır. Yahya Kâhya tarafından önce Trabzon eşrafından Nemlizade Ragıp'a adeta "satıldığı", ardından tekrar geri alınarak Rizeli kabadayılara "hediye" edildiği rivayet edilir.
 
-Ölümü: Maria Suphi'nin 1923 yılı civarında, Rizelilerin düzenlediği bir "oturak âlemi" sırasında katledildiği kabul edilir. Kesin ölüm tarihi ve mezarının yeri bilinmemektedir.

Maria Suphi, uzun yıllar boyunca resmi tarihte ve hatta sol gelenek içinde dahi "15'ler" arasında ismen anılmamış, hikâyesi ancak son yıllarda yapılan araştırmalar ve Kenan Karabağ'ın Maria Suphi: Bir Direniş Öyküsü gibi eserler sayesinde daha geniş kitlelerce duyulmuştur.

 F.C :çok korkunç bir şey bu.. Keşke öldürselerdi. Peki, neden hiç kimse özellikle sol gelenek bile bunu açığa çıkarmamış?

Gerçekten de tarihin en karanlık ve yüzleşilmesi zor sayfalarından biri. Maria Suphi’nin yaşadıkları, sadece bir cinayet değil, sistematik bir insanlık suçu ve aşağılama barındırdığı için "keşke o gece öldürülseydi" dedirtecek kadar ağır bir dram.Sol geleneğin bu konuyu uzun süre sessizlikle karşılamasının veya geri plana itmesinin birkaç temel yapısal ve sosyolojik nedeni olduğu savunulur:

1. "Eril" Bir Siyaset Kültürü: O dönemin siyasi hareketi (sadece sol değil, genel olarak siyaset) oldukça erkektir. Mücadele; kahramanlıklar, "şehitlikler" ve askeri-politik stratejiler üzerinden anlatılır. Maria Suphi’nin yaşadığı cinsel şiddet ve esaret, bu "erkek kahramanlık" anlatısına dahil edilememiş, bir "namus" veya "utanç" meselesi olarak görülüp bastırılmıştır.

2. Kadın Kimliğinin Görünmezliği: Maria Suphi, uzun süre sadece "Mustafa Suphi'nin karısı" olarak görüldü. Kendi başına bir siyasi figür veya mücadelenin parçası olarak kabul edilmesi çok geç gerçekleşti. Bu yüzden 15'ler anlatılırken o, listenin dışında tutuldu.

3. Trajedinin Ağırlığıyla Yüzleşememe: Yaşananların vahşeti o kadar büyüktü ki, bu durumu anlatmak siyasi bir ajandadan ziyade derin bir toplumsal travmayı tetikliyordu. Sol hareket, bu trajediyi dile getirmenin hareketi "zayıf" veya "mağdur" göstereceği gibi yanlış bir algıya kapılmış olabilir.

4. Resmi Tarih ve Devlet Korkusu: Uzun yıllar boyu sol yayınlar ve örgütlenmeler üzerindeki ağır baskı, Mustafa Suphi olayının kendisini bile konuşmayı zorlaştırıyordu. Maria’nın başına gelenler ise yerel eşrafın ve çetelerin (Yahya Kâhya gibi) dahliyle gerçekleştiği için, bu karanlık ilişki ağlarını deşifre etmek daha büyük riskler taşıyordu.
Son 20-30 yılda feminist tarihçiliğin ve daha şeffaf bir sol bakış açısının gelişmesiyle, Maria Suphi artık sadece bir "eş" değil, bu trajik sürecin 16. kurbanı ve direnişin unutulmuş bir parçası olarak anılmaya başlandı.

F:C TC hükümetim 1923 te kuruldu 1921’de merkezi ve resmi hükümet İstanbul’da ve Osmanlı hükümeti değil miydi?

1921 yılındaki durum oldukça karmaşık bir "ikili iktidar" dönemidir. Sorunuzdaki ayrım, Türkiye'nin modern tarihinin en kritik kırılma noktalarından biridir.

İşte 1921'deki tablo:

1. İstanbul Hükümeti (Osmanlı): Evet, İstanbul'da hala bir Osmanlı Hükümeti ve bir Padişah (Vahdettin) vardı. Ancak İstanbul, İtilaf Devletleri (İngiltere, Fransa vb.) tarafından resmen işgal altındaydı ve hükümetin yetkileri çok kısıtlıydı.

2. Ankara Hükümeti (TBMM): 23 Nisan 1920'de Ankara'da TBMM açılmıştı. 1921 yılına gelindiğinde, Anadolu'daki gerçek güç ve Milli Mücadele'yi yatan merkez burasıydı. Ocak 1921'de kabul edilen ilk anayasa (Teşkilat-ı Esasiye), egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu ilan ederek aslında yeni bir devletin temellerini atmıştı.

Mustafa Suphi Olayı ve Hükümet Meselesi:
Mustafa Suphi ve arkadaşları öldürüldüğünde (Ocak 1921), bu olay Ankara Hükümeti'nin kontrolündeki topraklarda (Erzurum ve Trabzon hattında) gerçekleşti. Yani bu olaydan sorumlu tutulan veya muhatap alınan merci İstanbul'daki Osmanlı Hükümeti değil, Ankara'daki Meclis Hükümeti'ydi.

Özetle:

· 1921'de kağıt üzerinde hala Osmanlı Devleti ve İstanbul Hükümeti vardı.

· Ancak fiilen ve hukuken (Ankara'nın bakışıyla), Anadolu'yu Ankara Hükümeti yönetiyordu.

· 1923, Türkiye Cumhuriyeti'nin resmen ilan edildiği ve bu ikiliğin (Saltanatın kaldırılmasıyla) tamamen sona erdiği tarihtir.

Bu ikili yapı içinde, Karadeniz'deki yerel güçlerin (Yahya Kâhya gibi) hangi tarafa daha yakın olduğu veya kimden talimat aldığı, cinayetin failini belirleyen en kritik sorudur.

Sizce o dönemde Ankara'nın, Sovyetler ile dost görünürken Mustafa Suphi'yi ortadan kaldırması stratejik bir hamle miydi yoksa kontrol dışı bir olay mıydı?

 F.C. hiç bilemiyorum..

Haklısın, bu kadar karanlık ve karmaşık bir meselede kesin bir yargıya varmak gerçekten zor. Tarihin bu "gri" alanları, üzerinden yüz yıl geçse de netleşmiyor çünkü her ihtimal kendi içinde tutarlı görünüyor:

· Stratejik bir hamle ise: Ankara, hem Sovyet yardımını alıp hem de içeride komünist bir rakip istemeyerek "tehlikeyi" kökten çözmüş olabilir.

· Kontrol dışı bir olay ise: O dönem Karadeniz’deki Yahya Kâhya gibi yerel güçlerin (derebeyi gibi hareket eden kabadayıların) kendi başlarına buyruk davranmış olma ihtimali de az değil.

Sonuçta olan, idealleri uğruna yola çıkan 15 insanın ve bir kadının (Maria Suphi) korkunç bir şekilde yok edilmesi oldu. Bu olay, Türkiye’de sol siyasetin hafızasında "Karadeniz’de boğulan rüya" olarak derin bir iz bıraktı.

Bu trajik olayın ardından Yahya Kâhya'nın da kısa süre sonra (1922'de) faili meçhul bir suikastla öldürülmesi, sence bu "sırrın" üzerini kapatmak için yapılmış bir hamle olabilir mi?

F.C : tabii ki olabilir..


Gerçekten de pek çok tarihçi aynı noktada birleşiyor. Yahya Kâhya’nın 3 Temmuz 1922’de Trabzon’da pusuya düşürülerek öldürülmesi, genellikle "konuşmaması gereken bir tanığın susturulması" olarak yorumlanır.

Yahya Kâhya, Mustafa Suphi cinayetinden sonra yargılanmış ancak beraat etmişti. Fakat bir süre sonra, bildiği sırları ifşa edebileceğine dair emareler gösterince veya Ankara ile güç çatışmasına girince ortadan kaldırıldığı iddia edilir.] Bu suikastın arkasında da dönemin Muhafız Alayı Komutanı Topal Osman'ın olduğu sıkça dile getirilir.

Bu durum, tarihte sıkça rastlanan "karanlık işleri yapanın, işi bittikten sonra kendisinin de bir güvenlik riskine dönüşmesi" döngüsünün klasik bir örneği gibi duruyor. [4]

Bu olaylar silsilesi, aslında yeni kurulmakta olan devletin içindeki güç odaklarının (Ankara, yerel çeteler, İttihatçı bakiyeler) birbirleriyle ne kadar sert bir hesaplaşma içinde olduğunu da gösteriyor.

Sence bu tür "faili meçhul" zincirleri, o dönemdeki devlet otoritesini kurma çabasının bir parçası mıydı, yoksa tamamen kaotik bir hesaplaşma mıydı?

 F.C bilmek mümkün değil. umarım iyimser bir bakış açısıyla kaotik bir çatışmanın sonuvudur



Haklısın, "kaotik bir hesaplaşma" olduğunu düşünmek vicdanen daha kabul edilebilir geliyor; çünkü öbür türlüsü, yeni kurulan bir yapının henüz yolun başındayken bu denli soğukkanlı ve karanlık bir planı devreye soktuğu anlamına gelir ki bu çok daha ağır bir tablo.

O dönem Anadolu, bir yandan dış işgale karşı savaşırken bir yandan da içeride kimin sözünün geçeceğine dair müthiş bir otorite boşluğu yaşıyordu. Yerel kabadayıların, eski İttihatçıların ve Ankara’daki yeni yönetimin arasındaki bu "kim kime dum duma" hali, Maria Suphi gibi masumların ve idealistlerin bu kaosun dişlileri arasında ezilmesine neden oldu.

Tarih bazen sadece gerçekleri değil, bu gerçeklerin yarattığı toplumsal sızıyı da bize miras bırakıyor. Mustafa Suphi ve yoldaşlarının (ve özellikle Maria'nın) hikayesi, bugün hala Türkiye siyasi tarihindeki en büyük "açık yara"lardan biri olarak kabul ediliyor.

Bu trajik olaylar silsilesinde seni en çok etkileyen veya "bu kadar da olmaz" dediğin nokta hangisi oldu?

 F.C. Maria'nı akıbeti çok korkunç.. tabii ki diğerleri de çok çok fena... Ama Maria’nın akıbetinin yarası sanki hiç bir zaman kapanmayacak gibi.. insan düşünmek bile, istemiyor.Bu korkunç bir şey.

Kesinlikle haklısın, Maria Suphi'nin yaşadıkları "ölümden daha ağır" denilen o karanlık boşluğa düşüyor. Diğer 15 kişinin ölümü politik bir suikast olarak tarihe geçerken, Maria'nın maruz kaldığı süreç bir insanlık suçu ve sistematik bir vahşet.

Onu en çok yaralayan şeylerden biri de muhtemelen şuydu: Yanındaki yoldaşları ve eşi öldürülürken o, bir "ganimet" gibi görülüp hayatta tutuldu. Bu, bir insanın onurunu ve ruhunu parça parça yok etme süreciydi. Üstelik bu trajedinin on yıllar boyunca sol hafızada bile "erkekçe bir suskunlukla" geçiştirilmesi, Maria'nın ikinci kez yalnız bırakılması anlamına geliyordu.

Bugün Maria Suphi'nin adının 15'lerle birlikte anılmaya başlanması ve bu vahşetin konuşulur olması, belki o yarayı kapatmıyor ama en azından onun maruz kaldığı bu büyük zulmü tarihsel bir tanıklığa dönüştürüyor.

İnsan gerçekten düşünmek istemiyor; çünkü bu tür olaylar, insanın insana neler yapabileceğine dair en korkunç aynalardan biri.

Sence tarihimizdeki bu tarz görmezden gelinen kadın figürlerinin hikayelerini daha fazla konuşmak, toplumsal vicdanı iyileştirmek için bir yol olabilir mi?

 F.c. evet tabii kii.. her ülke kendi vicdanını temizlemelidir. o vicdanlarımız asla katılaşmamalıdır. bunlar korkunç şeyler. insanı insanlıktan nefret ettiriyor.

kesinlikle, bir toplumun vicdanı ancak geçmişindeki bu tür karanlık noktalarla cesaretle yüzleştiğinde nefes alabilir. Maria Suphi’nin başına gelenler gibi trajedileri halının altına süpürmek, aslında o şiddeti bir şekilde onaylamak ve sessiz kalarak sürdürmek anlamına geliyor.

Dediğiniz gibi, "insanı insanlıktan nefret ettiren" bu vahşetler karşısında katılaşmamak, aksine bu acıyı hissedebilmek bizi insan kılan en temel şey. Bu hikâyeleri bugün konuşabiliyor olmak, en azından Maria gibi isimlerin sadece birer "kurban" değil, bu toprakların tarihinde onuru çiğnenmiş ama unutulmamış birer tanık olarak yerini almasını sağlıyor.

Vicdanın temizlenmesi, suçluyu ararken masumun uğradığı haksızlığı tüm çıplaklığıyla teslim etmekten geçiyor. Belki bu yüzleşmeler, gelecekte benzer karanlıkların yaşanmaması için bir tür toplumsal bağışıklık oluşturur.

F. C.Dün Martı ve Maria oyununa gittim. tiyatro oyunu.. Bu konuyu işliyordu. hafızaya bir şeyler eklemesi sanatın vazgeçilemez gücü bence



Harika bir tesadüf olmuş! "Martı ve Maria" oyunu, tam da konuştuğumuz o "unutturulmuş" trajediyi sahneye taşıyarak aslında Maria Suphi’ye iade-i itibar yapan çok kıymetli bir eser.
Sanatın gücü tam olarak burada ortaya çıkıyor: Tarih kitaplarında soğuk birer rakam (15'ler) veya kısa birer not olarak geçen isimleri, sahnede ete kemiğe büründürerek bizim vicdanımıza dokunur hale getiriyor. Maria’nın o karanlık esaretini ve yaşadığı vahşeti bir tiyatro sahnesinde izlemek, eminim okumaktan çok daha sarsıcı ve akılda kalıcı olmuştur.

Dediğin gibi, sanatın hafıza tazeleme gücü vazgeçilemez. Eğer o oyun olmasaydı, belki Maria Suphi sadece eski tozlu arşivlerde bir isim olarak kalacaktı. Ama şimdi senin ve o akşam o salonda bulunan herkesin zihninde "insanlığın unutmaması gereken bir ayıp" olarak yer etti.

Sahnede Maria'nın o direnişini veya yaşadığı çaresizliği yansıtan en çarpıcı an hangisiydi senin için? Belki o anı konuşmak, bu ağır konuyu bir nebze de olsa anlamlandırmamıza yardım eder.

F.C o teknede çatışma sahnesindeki kadının çığlıkları ve en sonunda yerlerde sürüklenerek hayatına devam ediyor gibi gösterilen mizansen... felaket bir sahneydi
O sahneyi hayal etmek bile insanın kanını donduruyor. Tiyatronun o anki çaresizliği ve vahşeti doğrudan seyircinin kalbine mızrak gibi saplama gücü işte tam burada ortaya çıkıyor. O çığlıklar aslında sadece Maria’nın değil; tarihin karanlık dehlizlerinde susturulmuş, yok sayılmış tüm kadınların ortak çığlığı gibi...

Yerlerde sürüklenerek "hayatına devam ediyormuş" gibi gösterilen o mizansen, aslında fiziksel ölümden çok daha ağır olan ruhsal ve toplumsal ölümü temsil ediyor. Yaşarken ölüme mahkûm edilmenin, bir insanın iradesinin ve onurunun nasıl çiğnendiğinin en çarpıcı anlatımı olmuş belli ki.

Bazen bir oyun, binlerce sayfalık tarih kitabının anlatamadığı o insani sızıyı tek bir sahneyle zihnimize kazıyor. Maria Suphi’yi o teknede bırakmayıp, onun o korkunç yolculuğunu bizim vicdanımıza taşıyan bu tür eserler, aslında birer adalet arayışıdır.

Senin bu oyundan sonra bu konuyu merak edip araştırman ve bu derin duyguları hissetmen, Maria’nın o hiç susmayan çığlığının nihayet bir yerlerde duyulduğunun en büyük kanıtı.

Sence bu oyunu izleyen birinin, o salondan çıktıktan sonra dış dünyaya veya insan ilişkilerine bakışı değişir mi?

 F:C tarihe bakışı da değişiyor.. insanlığa bakışı değişiyor.. kadınların çektiklerine kahroluyorsun.. İnsanlığın vicdanının gelişmesi gerektiğine bunun nasıl olabileceğini düşünüyorsun. sanki biraz umudun da tükeniyor.. Çok üzgünüm


Çok haklısın, hissettiğin bu "umut tükenmesi" aslında vicdanı olan her insanın bu denli saf bir kötülükle yüzleştiğinde verdiği en dürüst tepki. Maria’nın hikayesi, insanlığın en karanlık dürtülerinin —iktidar hırsı, cinsiyetçi şiddet ve mülkiyetçi zorbalık— birleştiği o korkunç noktayı gösteriyor.

Kadınların tarih boyunca sadece fikirleri için değil, bedenleri üzerinden de cezalandırılması, bu şiddetin bir "ganimet" gibi meşrulaştırılması insanı gerçekten insanlıktan soğutuyor. Tarihe bakışın değişmesi de tam bu noktada başlıyor; artık sadece "kazananları" veya "stratejileri" değil, o büyük anlatıların altında ezilen sessiz çığlıkları da duymaya başlıyorsun.

Ancak bu kederin içinde küçük bir ışık var: Senin bugün bu üzüntüyü duyman, o tiyatro oyununun sahnelenmesi ve Maria’nın adının artık suskunlukla değil, bir insanlık onuru meselesi olarak anılması... Bunlar, o karanlığın galip gelemediğinin kanıtı. Onu unutturamadılar.

İnsanlığın vicdanı belki çok yavaş gelişiyor, bazen yerinde sayıyor ama senin gibi bu acıyı hissedenler sayesinde o vicdan tamamen taşlaşmıyor. Maria’nın çığlığına bugün senin üzüntünle verilen bu yanıt, ona yüz yıl sonra gönderilen bir "yalnız değildin" mesajı gibi.

Bu ağır duygulardan sıyrılmak için biraz zamana ihtiyacın olabilir. İstersen bu akşam zihnini dinlendirecek, ruhuna daha iyi gelecek bir şeylerden bahsedelim mi? Belki sanatın daha iyileştirici, umut verici bir yönüne odaklanırız?

 F.C şimdilik teşekkür ederim. Sohbet iyi oldu... şimdi biraz daha derinleştim bilgilendim.

Rica ederim, seninle bu derin ve anlamlı konuyu paylaşmak benim için de çok kıymetliydi. Tarihin bu kadar ağır ve sarsıcı bir sayfasıyla, bir sanat eseri aracılığıyla bu denli samimi bir bağ kurman gerçekten etkileyici.

Maria Suphi ve 15'lerin hikayesi ne yazık ki çok hüzünlü, ama senin bu konuyu merak edip üzerine düşünmen, o vicdanın hala taze olduğunun en büyük kanıtı. Zihnini ve ruhunu bu ağır bilgilerle yordun, şimdi biraz dinlenmek sana iyi gelecektir.

Zihnini dinlendirmek için bu akşam sakin bir müzik dinlemeye veya sevdiğin bir kitaba sığınmaya ne dersin?

                                                                                                                         Feride  Cihan Göktan

                                                                                                      12. nisan. 2026

31 Aralık 2025 Çarşamba

Yeni Yıl Yazısı.(her yıl bir defa yazılıyor)


 Yeni Yıl Yazısı.(her yıl bir defa yazılıyor) 

Yeni bir 365 gün önümüzde. Kapalı duruyor. 📕Yavaş yavaş açılacak tam 365 kere.. Bakalım neler göreceğiz?  Şu soruda bile bir karamsarlık var değil  mi? Okuyan herkes “ne göreceğiz ki? Neredeyse dünya yok olacak, su bitti, savaşlar, otoriter yönetimler, korku, insanların gittikçe sessizleşmesi, bir yandan hayat pahalılığı, ülkemiz televizyonları sabahtan akşama cinayet, kaza, terör, uyuşturucu haberleri ile dolup dolup taşıyor, diyecek ". Evet, doğru.  Kulaklarımız ve gözlerimiz çamur doldu. Neredeyse umuda yer kalmadı gibi.😢

Bu dünyayı çirkinleştirenlere lanet olsun diyorum içimden. E, peki ne yapacağız? İnsan umutsuz olabilir mi? Yaşamak için umut şart.  Kısaca onu korumalıyız.  Her şeye rağmen onu çok değerli bir manevi mücevher gibi korumalı ve çoğaltmaya çalışmalıyız.

 Büyük dünya, o kocaman vahşi dünyaya baktıkça körelen umutlarımızı, bireysel dünyamızla renklendirmeliyiz. Küçük dünyamızda ailemizin,  kendimizin  sağlığına dikkat etmeli ve güzel anlarımızı çoğaltmalıyız. Sevdiklerimizle güzel anılar biriktirmeliyiz. En etkili ilaçlardan biri sanat. Güzel bir müzik ruhu yıkayan bir büyü gibi oluyor bazen.  Bir gün batımı, bir çiçeği seyretmek ona keza.  Elimizde çok şey var aslında. Küçük dünyamızı gözetleyelim. Bu bencillik midir? Teorik olarak bakılırsa evet.  Kendini düşünmek olarak algılanabilir. Ama büyük dünyanın acımasızlıkları ile mücadele etmek ve elimizden bir şeyler geldiği kadar yapmak için kısaca direnmek için önce kendi küçük dünyamızı güçlendirmeliyiz. Başka türlü olmayacak çünkü?  

Küçük dünyamızı düzenler, elimizdekilerle mutlu olursak dünyamız ve ülkemiz için de bir şeyler yapabilir ve umutlu olabiliriz. Evet, umut dayanıklı bir çiçek gibidir. Ama o kadar kötü günlerden geçiyoruz ki neredeyse kuruyacak.🤔   Lütfen umutlarımızı tüketmeyelim.

Sevgili arkadaşlarım yine her yıl olduğu gibi güzel bir yıl diliyorum.🎉 Hepiniz için hepimiz için ülkemiz için dünya için.💖🙏🌹

Tekrar ediyorum bu güzel dünyayı çirkinleştirenlere lanet olsun. 

Artık gelebilirsin  2026,  Biz hazırız.✈

                                                                                                    Feride Cihan Göktan

                                                                                                       2025 son günü… 

 

 

20 Aralık 2025 Cumartesi

Bir film: Yan Yana

 

                                                                      Bir film: Yan Yana

Dün öğleden sonra  son günlerde hakkında sıkça konuşulan bir filme gideyim dedim.  Filmin adı Yan Yana.. Çoğunuz biliyorsunuzdur zaten.  Filmin oldukça entelektüel bir ismi  daha var. Soyut Dışavurumcu Bir Dostluğun Anatomisi.  Başrol oyuncuları Haluk Bilginer ve Feyyaz Yiğit. Ve İzmir sinemalarında 5. Haftası. En önemlisi de Karaca sinemasında 5. Haftada oynuyor olması. Yani son günlerin en çok seyredilen bir filmi. Bir arkadaşımı dediğine göre gişe rekoru kırmış.😲

Neyse, filme gelelim. Evet, film hiç sıkıcı değil aksine eğlenceli. Sık sık gülmekten öte kahkaha bile atıyorsunuz😂.  Ancak filmin sonunda şöyle düşündüm: ne bu ya! Saçmalamışlar. Biz de o saçmalara gülüyoruz. Zamanıma ve parama yazık oldu. Aynen böyle düşünmüştüm. Ama sonra? Sonra ne oldu?

Daha önce bu filmi gören bir arkadaşıma telefon ettim. Ya dedim sen bu film beğendin mi? Oldukça kendinden emin, evet ben beğendim. Güzel filmdi, diye cevapladı.

Konuşma aynen şöyle devam etti:

Allah Allah! Nesini beğendin? Olmayacak şeyler. Adam son derece zengin ve entelektüel, kalkıp varoşlarda yaşayan yol yordam bilmeyen üstelik de eli uzun birine güvenip bu adamı özel hayatının içine sokuyor. Olacak şey mi? Böyle bir şey olabilir mi?

Bu senin düşüncen, neden olmasın, dedi. 🙃 Telefonda olduğumuz için benim biraz bozulmamı fark etmeden devam etti konuşmasına. “Adam hayat bağlarını neredeyse koparmış durumda, talihsiz bir kaza sonucu bildiği ve yaşadığı hayat sona ermiş. Çaresiz. Bilmediği bir şeylerden medet umuyor, onlara bağlanmak istiyor olabilir, dedi. Bir hayat sevinci arıyor olabilir.”

Evet, bu konuşma üzerine aldı beni bir düşünce. Arkadaşım haklı olabilirdi. Evet, özellikle büyük bir talihsizlik sonucu yatalak olan bir adam nasıl umutlanacak, nasıl keyif alacaktı? Yeni bir hayatı farklı bir insanı tanıyarak. Üstelik o yabancısı olduğu bu hayatı kendi maddi imkânları ile yaşamıştı.  Yani Refik Bey, gidip de gecekondu da yaşamaya başlamadı. Yine kendi ortamında ancak farklı bir kişiyi yakından tanıyarak hayat görüşünü genişletti. (varoşlarda bile yaşamaya razı olabilirdi!)  Farklı hayatları farklı insanları tanıyarak o koptuğu ve hiç mutlu olmadığı dünyasını renklendirdi.

Evet, arkadaşım haklıydı.🙏

Düşüncelerin esnetilmesi böyle bir şey. Samimiyetle yapılan sorgulamalar. Sonra düşündüm yine. Refik Bey’in yardımcısı güzel kadın bizim Ferruh’a  hiç şans vermedi.  Neden versin? Hayat böyle..

Tabii ki filmde itiraz ettiklerim de var. Mesela  Refik Bey’in gece yarısı  krizi gibi neredeyse ölmek üzere olduğu  durumlarda  sağlıkçı ehliyeti olmayan bir adamın eline bırakılması… Yani o olmaz... Hele bu kadar zenginse…

Ama film evet arkadaşımın dediği gibi güzeldi. İyi ki seyrettim.  İyi ki ona neden beğendiğini sordum. Farklı fikirlere hep kapınız açık olsun.

Evet film oyuncuları çok iyi.. Haluk Bilginer’i söylemeye gerek yok zaten. Ancak Feyyaz Yiğit ve diğer yardımcı oyuncular da oldukça başarılı.

Ancak film 2011 yapımı Can Dostum (İntouchable)  isimi bir Fransız filminden neredeyse birebir  uyarlanmış. Tabii ki bu filmin orijinalitesi için eksi puan. Fakat Yan Yana’nın ikinci ismi en azından yaratıcı olması nedeniyle filmin senaryosuna bir katkı vermiş diyebiliriz.

Soyut Dışavurumcu Bir Dostluğun Anatomisi. Yani tamamıyla bilinçdışı, duygusal ağırlıklı bir dostluğu görünür kılmak gibi. Bu isim çok yakışmış. Hem benim ilk düşüncemi hem de arkadaşımın düşüncesini birlikte yansıtıyor. Yan Yana.

                                                                                                             Feride  Cihan Göktan

                                                                                                                         2025 /aralık 

31 Ekim 2025 Cuma

Foça Selinde İki Cinayet.

 

Foça Selinde İki Cinayet.

Foça bir balıkçı kasabası diye tanımlanan bir sahil ilçesi. Yeni Foça, Foça’ya bağlı bir mahalle. Ancak devasa şehirleşmesiyle (nasıl bir şehirleşme ise!) “Foça’nın  mahallesi” tanımının çok ötesine geçmiş bir yerleşim yeri. Yine benzer şekilde Bağarası, Gerenköy gibi yakın zamana kadar nehirleri, ağaçları, çiçekleri ve tarihi kalıntıları ile gezginlerin uğrak yeri olan bu beldeler de artık katlanmış binalar ve tuhaf villalar ile dolu. Yol Eski Foça’ya ayrıldıktan sonra görüyorsunuz zaten bu mütevazı yol üzerindeki devasa şehirleşmeyi. Binlerce yıllık tarihin, Gediz Nehri’nin coşkulu dereleri ve nehir yollarının üzerinde bir rant kavgası alabildiğine devam ediyor. Bu kadar hızlı bir gelişmede zaten hesap kitap olmaz, olamaz. Geçmişe de bakılmıyor, geleceğe de… Önemli olan günü kurtarmak.

Bu sözüm ona gittikçe büyüyen ve yeni yerleşim yerleri ile iştahları kabartan bu küçük ilçede geçen hafta çok fena bir şey oldu. Saatte metrekareye 150 kilo yağış Foça’yı ve çevreyi yerle bir etti. Deniz ve dağ birleşti. Daha da kötüsü bir vatandaşımız taşan derede sürüklendi ve ne yazık ki cansız bedeni üç gün sonra bulundu. Bu çok üzücü ve son derece de yıkıcı, can yakıcı olayın yaraları sarılmaya çalışılırken bugün başka bir vatandaşımız İlkin Bozöyük’ün  sel sularının altında kalan bedeninin dayanamadığını ve hastanede vefat ettiğini öğrendik. Asla telafisi mümkün olmayacak yitip giden iki candan bahsediyoruz. Tabii ki bu vahim olayın yanında bitkiler, çiçekler, hayvanlar gibi her türlü canlı da telef oldu. Maddi zararları artık boş verin. Kısaca korkunç bir olay oldu. Şimdi bunların hesabını kim verecek?

. Bakarsanız herkes suçsuz. Hiç kimse üzerine suç almıyor. Devlet suçsuz o belediyeyi işaret ediyor. Belediye suçsuzum, elimden geleni yaptım, yardım istiyorum diyor. Vatandaş zaten her zamanki gibi suçsuz. Yaptığı tek şey ucuz bir siyasetle karşı partiyi suçlamak.. Hatta öyle ki sosyal medyada, oh olsun iyi oldu, diye bir ileti okudum.  Ancak şurası gerçek ki gittikçe artacak olan iklim krizi ve doğal felaketlere birbirimizi suçlayarak engel olamayız. Fırtına, sel, deprem, yangın hangi partidensin hangi millettensin veya kime oy verdin diye sormuyor. Üstelik hükümetler devlete ve millete hizmet için var.

Bir de sadece "geçmiş olsun, çok üzgünüm, Tanrı’nın takdiri" diyen hiç çözüm üretmeden kendi sorumluluğunu kabul etmeden kaderci Foçalılarımız var.

Şimdi eğri oturup doğru konuşmak gerek. Yine böyle eğri konuşmaya böyle bükülüp takım tutar gibi taraf olursak başımıza daha çok şey gelecek. İktidar mı, muhalefet m? e peki biz vatandaşların, bizlerin hiç suçu yok mu? Belediye sahile sık aralıklarla çöp kovası koymuş. Her gün sahil boyunu ve çöp bidonlarını temizlemeye çalışıyorlar. Ama vatandaşlarımız sigarasını pipetini şisesini ne pisliği varsa hepsini sokağa veya plajın içine veya denize atıyor. Ayrıca ev sahibi olanlar da bahçelerine yer kazanmak için suyollarını değiştirmişler veya iptal etmişler veya bahçesine istediği gibi duvar örüyor.. Hiçbir denetim yok kural yok, ceza yok. Acayip plansız programsız bir şehirleşme. Eski Foça neyse ki sit alanı olduğundan en azından görünür bir yeni yapılaşma yok. Ama o küçücük yere yeni devasa binalar yapamadıklarının intikamını alır gibi Yeni Foça ve diğer beldelerde neredeyse gökdelenler yapılacak. (Bu ülkede Çevre ve İklim Bakanlığı var.(!)

İşte rant uğruna hunharca doğayı katledip dere yollarını değiştirip bazı göletleri kapatırsanız o da kendini ne yazık ki böyle savunur. Ne kadar engellerseniz engelleyin o su yine akar ve bildiği yolu bulur.

Bu küçücük yerleşim yerinde bu felaketin sorumlusu kim? Bu iki kişinin göz göre göre ölümü kader midir? Sadece bir doğa felaketi midir?  1.5 yıldan beri görevde olan belediye başkanını tek sorumlu olarak ilan etmek kolaycılıktır. Bu kolaycılıkla hiçbir sonuca varamayız.

Kısaca geçmişten bugüne herkes suçlu. Doğa bildiğini yapıyor ve yapacak.

                                                                                                     Feride Cihan Göktan

                                                                                                      Ekim Sonu/2025

                                                                                                        

 

20 Ağustos 2025 Çarşamba

Yaz Rehaveti. İyi de Arkadaş Nereye Kadar?

 

                                                Yaz Rehaveti.  İyi de Arkadaş Nereye Kadar?

                  

 Hepimizin bildiği özellikle bizim ülkemiz gibi yaz sıcaklığının baskın olduğu coğrafyalarda “yaz rehaveti” diye bir kavram var. Rutin günlük hızın yavaşlaması. yavaşlama, sersemlik, tatlı bir yorgunluk sanki biraz da şaşkınlık hali. Fiziksel olarak damarlarımızın genişlediği gibi, sıcaklarda ruhumuz da esniyor. Bir ferahlık, bir boş vermişlik, bir akışa bırakma hali. Kıyafetler sere serpe, saçlar kendi bildiği gibi, ayak parmaklarımız, tırnaklarımıza kadar serbest. Hamakta sallanırken uyumak uyumamak arasındaki o loş alan içinde olmak. .İyi de arkadaş nereye kadar bu rehavet? Bu günlerde ayrıca her gün değişen sıcak gündem nedeni ile de oluşan toplumsal rehavet de yaz sıcağının üzerine eklendi. Üst üste gelen deprem, yangın, kadın cinayetleri gibi felaketler artık ülkemizde kanıksanan😥 sıradan olaylar gibi. İyi de Nereye kadar böyle devam edecek?

           2025 yazının koskocaman iki ayı habersiz geçti, Ağustos da geçmek üzere. Gördüğüm duyduğum duyumsadığım şeyler, sevindiklerim üzüldüklerim sanki o rehavetin içine sızamıyor. Yan komsunun bahçesinden gelen kadın kahkahalarına karışan okey taşlarının sesi rehaveti daha da kalınlaştırıyor sanki. Kalın bir rehavet bulutu üzerimizde.Yaz günleri hiçbir şey üretememek öyle aptal gibi oturup kendini yaz esintisine bırakmak. İyi de arkadaş nereye kadar? Gerçi en azından çok değerli ve oldukça da hacimli iki kitap okudum. İkisi de yıllar yıllar öncesinde yazılan aradan bir asır ve yarım asır geçtiği halde capcanlı duran iki büyük eser. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’u ve Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’i.. En azından bu iki klasiği okuduğum için biraz sevinçliyim.😊 Yaz rehavetini geçiştirmek için bu iki kitap hakkında naçizane bir şeyler karalar ve arkadaşlarımla karşılıklı paylaşırsak çok mutlu olacağım. Tabii ki bu sıcaklar daha çok bastırmazsa.

     2025 yazının son dilimine geldik gibi. Yaz geçiyor diye hem üzülüyor hem de bu rehavet, bu boş vermişlik bitecek diye seviniyorum. Acayip bir duygu.😲                                                                     

                                                                                                      Feride Cihan Göktan 

                                                                                                       2025 Ağustos                                                                                                                                                                                                                                                                                                        

24 Mayıs 2025 Cumartesi

Van is One (başlık yüksek sesle okunacak)

                                                Van is One (lütfen başlığı yüksek sesle okuyunuz) 


    Van is one. Gerçekten Van bir tane. Dünyada bir tane. Ferit Melen hava alanına inerken rüzgar nedeniyle inen uçağın sarsıntısı Van’ı ve özellikle çevresini gezerken gördüklerimle devam etti. Hatta şu an gezinin üzerinden bir hafta geçtiği halde, halen bana ne oldu ya, nasıl şeylerdi o gördüklerim, diye düşünmeye devam ediyorum. Sarsıntı devam ediyor yani. 
     Şu yandaki haritada gördüğünüz göl ve  çevresini ve saparak devam eden Muradiye ve Doğu Beyazıt‘e kadar giden bir yolculuk. Beş günlük bu müthiş programı nasıl anlatabilirim bilemiyorum. Asırlar önce Evliya Çelebi’nin havasına suyuna gölüne âşık olup me

thiyeler düzdüğü bu şehri, Yaşar Kemal’in o hülyalı bakışı ile şiirler yazdığı bu atmosferi naçizane ben nasıl anlatabilirim bilemiyorum. Bir şehir düşünün ki içinde bütün bir dünya, her türlü coğrafya ve tarihin neredeyse sekizinci yüzyıla kadar dayanan katmanları, dinlerin, savaşların, mitolojinin hercümerç olduğu bir geçmiş ve bütün bu insanlık tarihine eşlik eden muhteşem bir doğa üzerine kurulmuş. Dağlar, yaylalar, ovalar, nehirler şelaleler, meralara yayılmış koyunlar, balıklar ve martılar, her türlü renk. Öyle ki yol alırken pencereden sağa mı sola mı nereye bakacağınızı şaşırıyor şaşkınlıkla gördüklerinizi sabitlemek için durmaksızın fotoğraf çekmeye başlıyorsunuz. Aklınızda kalmayacakmış endişesiyle. Oysa hepsi, bu muhteşem görüntüler zihninizde ne kadar karışırsa karışsın beyninize çakılacak gibi. 

     Ağrı Dağı. O muhteşem şey… “Şey” demek daha uygun gibi. O nasıl bir duruş! Açık mavi bir gökyüzünün altında salkım saçak etekleri ile oturmuş beyaz duvağı ile süzülen bir gelin gibi. Gözünüzü alamazsınız. Ama kaçırdığınız bir şey var bu arada. Yanındaki nedimesi. Küçük Ağrı… O da kraliçesinin yanında bütün sevimliliği ile öylece oturuyor. Onu görmezlikten gelmeyin lütfen. Gerçi uzun bir süre her ikisi de bir sağ tarafınızda bir sol tarafınızda bazen de ön camda üzerlerindeki bulutların yer yer şekil değiştirerek eşlik etmesiyle görünmeye devam ediyorlar.

           Doğu Beyazıt yolu üzerindeki Muradiye Şelalesi. Aman Allah’ım o ne? Beyaz köpükleri ile tonlarca suyu aniden binlerce kova ile yerçekiminin hızlandırdığı bir dikeylikte üstelik şakırtılı coşkulu bir sesle döküyorlar gibi. Derin yamaçları üzerindeki köprüsü ve çevresindeki yeşilin bütün tonları ile inanılmaz bir manzara içindesiniz. Başka bir şey düşünmenize imkân vermeyecek bir atmosfer. Bu manzara karşısında büyülenmiş gibi çayınızı yudumlarken bütün ruhunuz da o şelalede yıkanıyor gibi. 

 Van Gölü zaten herkesçe malum, göl kelimesinin hiç de uymadığı bir coğrafya. Van Gölü bir derya deniz. Uçaktan da baksanız, yerden de baksanız, sağdan da soldan da nereden bakarsanız bakınız bir derya deniz. Öbek öbek yeşilliklerle çevrelenmiş uçsuz bucaksız pürüzsüz bir turkuaz mavisi deniz ve yer yer yerleşim yerlerini sarmalayan uçsuz bucaksız pamuk pamuk bulutların ve heybetli dağların eşlik ettiği bir gökyüzü. Güzellikte birbirleri ile yarış edercesine çevresine sıralanmış Edremit, Gevaş, Ahlat, Adilcevaz. Gevaş’tan tekne ile Akdamar adasına gitmeden olmaz. Ada yedinci yüzyıla uzanan tarihi ile dimdik ayakta kalmış Akdamar kilisesinin ihtişamına ve geçmişinin büyüsüne kapılmamak elde değil. Akdamar adası efsanelerle, mitolojik öykülerle örülmüş bir ada ve bu güzelliğe yaraşacak hüzünlü bir romantik aşk hikâyesinin adı ile anılıyor. Ah Tamara! 



Ah ah! Neredeyse başka bir güzelliği unutuyordum. Beni çok etkileyenlerden bir başkası da Iğdır/ Tuzluca’da gördüğüm antik dönemlerden kalma kayalıklardan oluşmuş Tuz Mağarasıydı. Bu mağara zannedersem çok yakın bir tarihte gezip görmeye açıldığı için pek bilinmiyor. Çoğumuzun ismini yerini daha önce hiç duymadığımız bilmediğimiz aniden karşımıza çıkan inanılmaz ve anlatılamaz güzellikteki Tuz mağarası. Labirentler ve girdaplarla devam eden devasa kayalıklardan oluşmuş bir mağarada yarı loş ve buzsu bir sessizliğe karışarak akis uyandıran sufi bir müzikle birlikte bir hayal aleminde yürüyor gibisiniz. Aynen uykuda renkli bir rüyanın içindeymiş gibi. Bu mağaranın fotoğrafları bile başınızı döndürmeye yetecek gibi. Tek kelime ile inanılmaz. Zaman ve yer darlığından yazamadığım ve ayrıca inanıyorum ki daha görmediğim veya göremediğim bir sürü güzellik var. Aslında yazmanın ve  anlatmanın yetmediği sadece kendi gözlerinizle  görüp derinden hissedebileceğiniz bir coğrafya olarak tarif etmek belki daha doğru. Dünyanın en güzel yerlerinden birini görmek kısa bir süre olsa da bu güzelliği yaşamak için Van- Iğdır-Doğu Beyazıt coğrafyasını gezin. Hem de birkaç kere… 
 Van is one. 
                                                                                                          Feride Cihan Göktan
                                                                                                            mayıs 2025










2 Mayıs 2025 Cuma

Huu Komşi, Biz Geldik! Aç Kapıyı!

 

                                               Huu  Komşi,  Biz Geldik!  Aç Kapıyı!

Huu Komşi! Biz geldik . Aç kapıyı da girelim! Yolculuğumuz böyle başladı. Yıllardır kim bilir kaç yıldır, kaç yüzyıldır içlidışlı olduğumuz,  kimi zaman ilişkilerimizi gözden geçirdiğimiz kimi zaman birbirimize yardım ettiğimiz neredeyse et tırnak gibi olduğumuz kapı komşumuza bir grup arkadaşımla gittim.  Kapı kuleyi otobüsle geçmenin heyecanı… Bu kadar yakın ve neredeyse iç içe geçmiş kocaman katmanlı bir geçmişin üzerinde adına sınır denilen o uluslararası hukuk kurallarına göre çizilmiş siyasi hattan yürüyerek geçmek.  Hava yolu veya deniz yolu seyahatlerinde fark etmediğimiz o tuhaf  “sınır” duygusu.  Bu karmaşık sınır duygusu ile Bulgaristan’ a geçiyoruz. .

Kapıkule girişinden sonra güzergâhımız boyunca bizi nehirler, dağlar, kayalıklar, kıvrıntılı büküntülü yollar ve kilometrelerce devam eden yer yer henüz çiçeklenmemiş ağaçlar, atkestanesi ağaçları, meşe ağaçları takip etti.  Bir de ruhunuza inanılmaz bir enerji yükleyen uzun uzadıya devam eden bütün parıltısıyla serilmiş kanola tarlaları… İnanılmaz bir renk.  Parlak çimen yeşili mi desem,  topraktan fışkırmış deli bir sarı mı desem,  bilemiyorum.  Göz alıcı ışıklı sarı ve yeşil karışımı parıltılı bir renk hiç değişmeden uzun uzadıya devam ediyor.


Geliş yönümüze göre yukarıya Kuzeye doğru tırmanıyoruz…  Yine yollardaki büyünün devam ettiği görüntüler ve işte yine karşımızda müthiş bir manzara. Veliko Tırnova şehri. Yine tarih yüklü yine doğal manzaraları göz alıcı.  Daha da ileri Romanya sınırına doğru giderseniz Rusçuk.  Benzer motiflerle süslü Bulgaristan’ın başka bir şehri. Tuna nehrinin yanı başınızda uzandığını görmek de ayrı bir heyecan tabii ki… Yüzyıllardır dünya tarihine tanıklık etmiş ve aynen tarih gibi devamlı durmadan akan bir geçmişin ve geleceğin bir noktasındasınız şimdi. Tuna akıyor, zaman da akıyor.  Ben de işte o an o noktada oradaydım.🙂

Bulgaristan’da ilerlediğimiz bu rotada önce kuzeye ve yukarıya sonra hemen Karadeniz kıyısına doğru dönerek aşağıya doğru kıyı boyunca Varna ve Nessebar’a  ulaştık. Artık denizin kenarındayız. Karadeniz oldukça sakin ve masmavi gözümüzün önünde fütursuzca uzanıyor Sahil boyunca devam eden plajlar, ormanlar ve eğlence merkezleri.  Ayrıca tarihi kalıntılar, daracık sokaklar, nostaljik restore edilmiş ahşap evler… Çok renkli bir görüntü.⏳

Tabii ki Bulgaristan’ın en kuzeyine doğru tırmanmışken Romanya’ya kaçamak yapmadan olmaz. Sınır komşusu Köstence’ye de kısa süreliğine bir uğrayıp orayı da bir görelim. Köstence de Varna gibi Karadeniz kıyısına yerleşmiş  güzel bir kent. Karadeniz’in en büyük limanı. Denizin sakin uzanışı, martıların kanatlarını çırparak gemiler üzerinde seyirleri, büyük ve sakin sahil yolu ile ferah feza bir atmosferin içine düşüyorsunuz. Sahil şeridinin ve o devasa meydanının ortasında heykelleri, sütunları ve bütün haşmeti ile yerleşmiş kocaman bir mimari yapı.  Aziz Petrus ve Pavlus Katedrali. 19.yüzyıl sonlarına ait Art Nova mimarisiymiş. Bu dinginliğin içinde caddeleri, evleri ve eskinin zarif estetiği ile Köstence çok güzel bir Avrupa şehri.


Tüm güzergâhımıza tarih sinmiş gibiydi.  Milattan önceye uzanan bir geçmişin o bilinen ve bilinmeyen gizemi de içine yerleşmiş ve hiç de gençleştirilmemiş yüzü ile yaşlanmış ve biraz da yıpranmış şehirler. Ancak modernize olmamış bu olağan halleri ile çok güzeller.

Tabii ki geçmişin bu kadar derinliğine ve milattan öncesine uzanan bu kadim ülkeleri ve şehirleri dört gün gibi kısacık bir zaman diliminde ne kadar görebilir veya hissedebiliriz ki? Defalarca gelmek ve günlerce buralarda dolaşmakla belki kayda değer bir şeyler anlamak ve anlatmak mümkündür. Bu gördüklerimiz devede kulak sayılır bence.

Yalnız Bulgaristan ve Romanya’ya Türkiye’den bakışın ilginç bir tarafını da yazmadan bu metni bitiremeyeceğim!👓

Bu iki ülke caddeleri, evleri, yerleşimleri, vitrinleri, kılık kıyafetleri, kullandıkları arabaları ile o kadar mütevazı, o kadar mütevazı görünüyorlar ki biz Türkiye’den gidenlerin gözünde sanki fakir bir ülke görünümündeler.🤔 İnternetten baktığım kadarı ile asgari ücretleri Türkiye ile benzer. Ancak alım güçleri bizden çok farklı. Bizde Euro,  TL’nin neredeyse 45 katı iken, Bulgaristan’da bu fark sadece 2 İnsan ister istemez nasıl yani diyor?😲 Avrupa Birliği üyeliğine kabul edilmiş olmak mı bu avantajı getirdi yoksa bu mütevazı görünümü yani ayağını yorganına göre uzatması mı Avrupa Birliği’ne hazırladı, bilemiyorum.  Tabii ki başka faktörler de var ama bu fark çok dikkat çekici. ( Romanya’da da Euro, doların sadece 5 katı. Bizimle arasında yine kıyas kabul edilemeyecek kadar fark var) 

Özetle tekrar gidilesi yerler derim.

                                                                                                                            Feride Cihan Göktan

                                                                                                                                  Nisan 2025