Feci'nin Blogu

10 Ekim 2026 Cumartesi

SEK SEK OKUMA NOTLARI 1

 


SEK SEK  OKUMA  NOTLARI 1.

Sek Sek’e atlayarak zıplayarak kısaca “sekerek” başladık. Ama ne başlangıçtı!  Şak diye kitabın ortasından başlamanın verdiği huzursuzluğa bir de anlaşılması güç bir paragrafla girişince, daha önce yazarın iki üç kitabını okumuş olsanız bile bir tedirginlik ve bir Cortazar yabancılığı çekiyorsunuz.  Neyse ki grup olarak okunduğundan olacak kitapta ileri ve geri gitmek yani gerçekten sek sek oynar gibi devam etmek gittikçe eğlenceli bir hal alacak gibi.  Şimdi şu sayfaya gidiyoruz. Hop geri dönüyoruz.  Tekrar ileriye neredeyse kitabın sonuna koşturuyoruz. Sonra tekrar geri…

İlk başlangıç 73. bölüm şöyle başladı:  ”Bizi kim kurtaracak bu rezillikten, elle dokunamadığımız ateşten, yaralarımızı kim saracak, o tatlı yaralarımızı…”  Biz dediği kim? Ateş? Yaralarımız, o tatlı yaralarımız?  

Biz derken kendisini de katarak okuru kast ediyor olmalı. Yaralarımız… Evet, okur olarak kendi yaralarımızı düşünüyoruz hemen. Yani bu giriş paragrafından böyle bir başlangıçla kitabı anlar gibi oluyor ama yine de anlamıyoruz. Bizlere okurlarına sesleniyor olmalı,  rezil dünyamıza, yaralarımıza…

Sonra edebiyatın yeknesaklığından basmakalıplığından ve en önemlisi de çaresizliğinden dem vurmuş. Sanatın şablon kurallarından. Vida meselesi var bir de. Yerdeki vidayı alarak onunla uzun yıllar geçiren bir Napolili. Bir de büyük vida meselesi var.  “uydurulmuş bir kor ateşin közleriyle yanıyoruz, kor halinde bir ateş, türün bir oyunu, Büyük Vida sitesinin düzeni. “sf 520. Evet evet bu başlangıç, modern dünya insanını anlatıyor olmalı. Çaresizliğini, gözünü vidadan ayıramayan büyük düzenin ortakçılarını yani bizleri biz okurları anlatıyor. Kısaca bizi bize anlatıyor. Okumaya,  düşerek kalkarak sek sek oynamaya devam ediyoruz biraz daha romanın içine girmek için.
En başa birinci bölüme atlayınca anladık ki roman yeni başladı.

İki karakter La Maga ve  Horacio Oliveira.. Bir kadın ve bir erkek. Belli ki bir arkadaşlıktan, bir yakınlaşma belki de aşktan kısaca ilişkilerden, hayattan,  yaralarımızdan bahsedecek. Modern dünya insanlarının gittikçe karmaşıklaşan ilişkilerinden.  Yine varoluşsal sorgulamalar?

Romanın erkek ve kadın karakteri Paris’te tesadüfen karşılaşmış iki Arjantinli. Ancak sosyokültürel olarak taban tabana zıt. Horacio  entellektüel  ve konformist.  Kurulu düzeni reddedişi sadece düşünsel boyutta. Eylem yok. Yazarın tanımı ile felçli gibi.  Oysa La Maga hayatın dolambaçlı yollarında hiçbir şeye aldırmadan çoğunlukla hesap kitap yapmadan düşe kalka durmadan koşturuyor. Yazarın tabiri ile aynen bir sporcu gibi.

Şimdi düşünelim: romanda kendini akışa bırakmış kafaya göre yaşayan biri ile her eyleminde bir satranç oyuncusu gibi bir sonraki hamleyi düşünerek neredeyse eylemsiz olan bir adamın birlikteliğinin akıbetini.  Bilemeyiz.. Bakın daha aşk filan demedim. Yazar da öyle bir tanımlama getirmiyor zaten. Sadece bir ilişki. Birlerini anlayabilecekler mi? Oysa Bir insanın bir başkasını anlamasının oldukça zor hatta imkânsız olduğunu söylüyor yazar.  Yalancı ayaklarımızla bir diğerine ne kadar uzanırsak uzanalım hep kendi çeperimize çarpar ve kendi sınırlarımızın içinde kalırız diyor haklı olarak. En ünlü sanatçıların bile kalıplar ve kendi  sabit çeperleri ile başka birine veya başka bir canlıya dokunmalarının imkansız olduğunu. (hatta büyük şair Rilke’yi diğer bütün sanatçılardan ayrı tutarak belki de sadece onun kendine özel önsezileri ile bir başkasına dokunabileceğini bir başkasını içeriden görebileceğini yazmış.)  Rilke kimdir ?  Ben detaylı bilmiyorum. Rilke şiirlerini çeviren ve Rilke uzmanı bir hekim arkadaşım Osman  Tuğlu ' ya rica ettim  bu konuda  detaylı olarak  bir makale yazdı. Referans olarak ekleyeceğim. Burada kısaca yazısından alıntı yapayım.: "Rilke’de içten bakış, ötekinin içine girip onu kendimize benzetmek değil, kendi içimizde ona yer açmaktır. Çünkü bazen bir varlığa en çok, onu bütünüyle anladığımızı ileri sürmekten vazgeçtiğimiz anda yaklaşırız. Gerçek görme, dünyanın bütün sırlarını çözmekte değil, o sırların karşısında değişmeye açık kalabilmektedir." ( Meraklısı için bu makalenin tümü yazının sonunda ektedir)

Rilke'nin içten bakışını benimseyen yazarımızın SEK  SEK  romanı nasıl devam edecek ,bundan sonra neler olacak, bu iki farklı insanın hayatları nasıl şekillenecek bilmiyorum. Okuyarak göreceğiz.  Birbirlerine ne kadar dokunabilecekler? Yoksa birbirlerinin katili mi olacaklar?  

En önemlisi de Cortazar her okuruna  bir ayna tutarmış. Bakalım o aynada neler göreceğiz?

Atlayarak zıplayarak 73,1,2,116,3, 84,4,71 ….

Sek Sek oyununa devam…

                                                                                                  Feride  Cihan Göktan


Rilke’de İçten Bakış

Rainer Maria Rilke’de içten bakış, bir varlığı dikkatle görmekten çok daha fazlasıdır; kendi görme alışkanlıklarımızdan kuşkulanmayı ve karşılaştığımız varlığın kendimize ait olmayan gerçekliğine yaklaşmayı öğrenmektir. Dışarıdan bakmak, gördüğümüzü tanımlamamıza, adlandırmamıza ve bildiğimiz dünyanın içine yerleştirmemize izin verir. Fakat bir şeyi tanımakla onun varoluşuna yaklaşmak aynı şey değildir. Bir panterin bedenini, hareketlerini ve tutsaklığını betimleyebilir, bir heykelin biçimini bütün ayrıntılarıyla çözümleyebiliriz. Yine de bunların hiçbiri, o varlığın kendine özgü gerçekliğini kavradığımız anlamına gelmez. Çünkü çoğu zaman gördüğümüzü, kendi düşüncelerimizin ve duygularımızın içinden geçirerek anlamlandırırız. Rilke’nin şiirinde içten bakış, bu alışkanlığın sınırlarını fark etmekle başlar.

İnsan, dünyayı kendisine tanıdık gelen anlamlar aracılığıyla algılar. Bir nesneyi tanımladığında, bir davranışı yorumladığında ya da bir varlığı belirli bir kavramın içine yerleştirdiğinde onu anlaşılır kılar; fakat aynı zamanda ona yabancı kalan yanları gözden kaçırabilir. Tanıdığımızı düşündüğümüz şeyin karşısında durmayı, ona yeniden bakmayı çoğu zaman gereksiz buluruz. Oysa bir varlığın ne olduğunu bilmek, onun nasıl var olduğunu anlamaya yetmez. İçten bakış, nesneyi hazır bilgilerimizin içine yerleştirmek yerine, bu bilgilerin yeterliliğini sorgulamayı gerektirir. Böylece bakış, dünyayı açıklayan bir araç olmaktan çıkarak insanın kendi algısal sınırlarıyla karşılaştığı bir deneyime dönüşür.

Rilke’nin Auguste Rodin ile ilişkisi, bu görme biçiminin nasıl gelişebileceğini anlamak açısından önemlidir. Rodin’in sanatında gözlem, nesnenin yüzeyine yöneltilen geçici bir dikkat değildir. Aynı biçime tekrar tekrar dönmek, ayrıntıları sabırla incelemek ve ilk izlenimin ötesine geçmek gerekir. Rilke açısından bu deneyim, yalnızca bir sanat tekniğinin öğrenilmesi değil, dünyayla kurulan ilişkinin yeniden düzenlenmesidir. Şair, kendi duygularını dış dünyaya yansıtmakla yetinmek yerine, gördüğü şeyin kendisine ait olmayan gerçekliğine yönelmeyi öğrenir. Gözlem böylece şiirsel üretimin bir hazırlık aşaması olmaktan çıkar; onun düşünsel ve estetik temellerinden birine dönüşür.

Ancak daha dikkatli bakmak, ötekinin bütünüyle anlaşılabileceği anlamına gelmez. Bir nesneyi uzun süre gözlemlemek onun bütün anlamlarını açığa çıkarmaz; bir insanı dikkatle dinlemek de onun iç dünyasına eksiksiz biçimde erişmemizi sağlamaz. İçten bakışın gelişimi bu nedenle yalnızca daha fazla bilgi edinmekle açıklanamaz. Asıl dönüşüm, dikkatin derinleşmesiyle birlikte kendi bilgimizin sınırlarını da fark etmeye başlamamızdır. Görmek, hem bir kavrayış hem de bir vazgeçiş içerir: Dünyayı anlamaya çalışırken onu kendi anlayışımızın sınırları içine bütünüyle kapatamayacağımızı kabul ederiz.

Rilke’nin Dinggedichte olarak bilinen nesne şiirlerinde bu yaklaşım şiirsel bir biçim kazanır. Nesneler, şairin duygularını taşıyan edilgin imgeler olmaktan çıkar; kendi biçimleri, sessizlikleri ve gizemleriyle var olurlar. Şairin görevi, nesneyi kendi iç dünyasının bir ifadesine dönüştürmek değil, onun kendine özgü varlığını şiirin içinde görünür kılmaktır. Bu, öznenin ortadan kalkması değil, duyarlılığının dönüşmesidir. Şair, nesneyi kendi anlam dünyasına indirgemek yerine, onun kendisine yabancı kalan yanlarına dikkat kesilir. Şiir böylece yalnızca insanın kendisini ifade ettiği bir alan değil, kendisinden farklı olanla karşılaşabildiği bir deneyim hâline gelir.

Arkaik Apollon Gövdesi şiirinde bu karşılaşma dönüştürücü bir nitelik kazanır. Şair heykeli seyrederken şiirin sonunda bakışın yönü değişir: Heykel artık yalnızca görülen bir nesne değildir; sanki kendisi de şaire bakmakta ve onun varoluşunu sorgulamaktadır. “Hayatını değiştirmelisin” dizesi, bu nedenle basit bir ahlaki öğüt değildir. Estetik karşılaşmanın insanın kendi yaşamını yeniden değerlendirmesine yol açmasını ifade eder. Şair heykeli anlamaya çalışırken, heykelle karşılaşması şairin kendisini anlamasını da değiştirir. Görmek, böylece tek yönlü bir algılama faaliyeti olmaktan çıkar: Gören, gördüğü şey tarafından değiştirilmeye açık hâle gelir.

Rilke’nin hayvanlara yönelen şiirleri, içten bakışın sınırlarını daha da belirginleştirir. Panter şiirinde kafesin ardındaki hayvanın bedeni ve hareketleri görünürdür; ancak onun dünyası, insanın dışarıdan gözlemleyebildiği özelliklere indirgenemez. Panterin bakışı, kafesin parmaklıkları arasında tükenmiş gibidir. Onun karşısında duran insan ise görmesine rağmen neyi göremediğiyle yüzleşir. Sekizinci Duino Ağıtı’nda geliştirilen das Offene, yani “Açık” düşüncesi de insanın dünyayla kurduğu ilişkinin sınırlarını sorgulamaya imkân verir. İnsan, dünyayı sürekli yorumlayan ve sınıflandıran bilinciyle varlığı belirli anlam çerçeveleri içinde kavrarken, Rilke hayvanın varoluşunu bu insani konumun karşısında düşünür.

Ne var ki hayvanın dünyasını şiir aracılığıyla düşünmek, onun ne yaşadığını bütünüyle bildiğimiz anlamına gelmez. Tam tersine, hayvanın varoluşuna yaklaşma çabası, kendi bakışımızın sınırlarını daha açık biçimde fark etmemizi sağlar. Onun sessizliğini kendi düşüncelerimizle doldurduğumuzda, farklılığını ortadan kaldırma tehlikesiyle karşılaşırız. İçten bakışın en güç yanı burada ortaya çıkar: Ötekine yaklaşmak, fakat onu kendimize benzetmemek; onun hakkında düşünmek, fakat kendi düşüncelerimizin onun yerine geçmesine izin vermemek. Ötekinin sırrı, çözülmeyi bekleyen bir bilmece değil, karşılaşmanın içinde varlığını sürdüren bir farklılıktır.

Bu bakımdan içten bakış, kolay bir özdeşleşmeden ayrılır. Bir başkasını anlamak için kendimizi onun yerine koyduğumuzu düşünebiliriz; ancak bu durumda onun deneyimini kendi deneyimimizin ölçüleriyle değerlendirme riski taşırız. Daha derin bir anlayış, yalnızca yakınlık kurmayı değil, farklılığı koruyabilmeyi de gerektirir. Ötekinin dünyasına yaklaşırız, fakat onu bütünüyle ele geçirdiğimizi ileri sürmeyiz. Böyle bir yakınlık, mesafenin ortadan kaldırılmasına değil, farklılıkların silinmediği bir ilişkinin kurulmasına dayanır.

Rodin’in gözlem disiplini ile Rilke’nin şiirsel duyarlılığı bu noktada birleşir. Dikkatli gözlem, dünyayı daha ayrıntılı görmemizi sağlar; şiirsel kavrayış ise bu karşılaşmanın kendi varoluşumuz açısından taşıdığı anlamı yeniden düşünmemize imkân verir. Ancak gördüğümüzü bütünüyle bildiğimiz yanılsamasına kapıldığımızda bu süreç kesintiye uğrar. Sanatsal olgunluk, yalnızca daha iyi görmekten değil, görülenin kendi varlığına alan açabilmekten doğar. İçten bakış, dikkatin eğitilmesiyle başlar, nesnenin özgüllüğünün kavranmasıyla derinleşir ve karşılaşmanın özneyi dönüştürmesine izin verilmesiyle varoluşsal bir anlam kazanır.

Belki de Rilke’yi bugün hâlâ okumamızın nedeni budur. Her şeyi hızla tanımladığımız ve gördüğümüzü tanıdık kavramlara dönüştürdüğümüz bir dünyada, onun şiiri görmenin de bir sorumluluk taşıdığını hatırlatır. Bir varlığı gerçekten görmek, onun bütün sırlarını çözdüğümüze inanmak değil, ona yaklaştıkça kendi bilgimizin sınırlarını fark edebilmektir. Rilke’de içten bakış, ötekinin içine girip onu kendimize benzetmek değil, kendi içimizde ona yer açmaktır. Çünkü bazen bir varlığa en çok, onu bütünüyle anladığımızı ileri sürmekten vazgeçtiğimiz anda yaklaşırız. Gerçek görme, dünyanın bütün sırlarını çözmekte değil, o sırların karşısında değişmeye açık kalabilmektedir.

 

                                                                                                                               Osman Tuğlu …

 

 

5 Ekim 2026 Pazartesi

SEK SEK'E BAŞLANGIÇ İÇİN

          

    Bu  metin Cortazar öykü kitabı için yazdığım bir tanıtım yazısı.  2019 'da @kitapeki'nde yayınlanmıştı. Bu dergi artık digitalden kalktığından arşivi de silinmiş.(en kötüsü de bu arşivi silmeleri)   İyi ki kopyaları elimde.

Cortazarla tanışıklığım demek 9-!0 yıl olmuş. Bu iki öykü kitabını zevkle ve hayranlıkla okumuş ve içimdeki beğeni coşkusunu hafifletmek için hemen yazmışım yine..

Şimdi de SEK SEK zamanı ... 

Cortazar  Öyküsü Okumak Üzerine

Julio Cortazar … Bu satırları okuyan çoğu kişinin bildiği bir isim. Bu kadar büyük yazarlardan bahsetmek kitapları hakkında bir şeyler yazmak oldukça zor. Neresinden baksam? Neresinden yazsam?  Nerden başlasam? Ama önce kendi mütevazı deneyimimi söyleyeyim: Cortazar okuduktan sonra çevrenize baktığınızda sanki daha fazla bir şeyler görüyorsunuz. Ancak gördüğünüz şeyleri tanımlamak zorlaşıyor, düşüncelerinizi kelimeye dökmekte sanki yetersiz kaldığınızı hissediyorsunuz. Cortazar’ın  o inanılmaz yetkin dili karşısında kendinizi yetersiz  hissediyorsunuz  ve  panikliyorsunuz. Yaz tatilinde okuduğum Cortazar’ın iki öykü kitabından bahsediyorum. Mırıldandığım Öyküler ve Ayak İzlerinde Adımlar… Tabii ki ben de ilk defa okumuyorum Cortazar’ı...  Kütüphanemden seçtiğim iki eski kitap. Yeniden okudum. Kitaplarımın eskimiş ve yıpranmış hali ben okudukça yenilendi,  solmuş sararmış yapraklar ilk günkü parlaklığına kavuştu sanki.  Zihnimde canlanan o eski tat… Ayak İzlerinde Adımlar’ın bir sayfasına şöyle bir not düşmüşüm kim bilir kaç yıl önce.  “Söz ustası- cümle ustası” diye…Yine aynı fikirdeyim: Cortazar bir cümle ustası,  bir söz ustası gerçekten…


“Arayış” meşhur öykülerinden biri. Charles Parker’ın anısına yazdığı bir öykü. İnanılmaz yetenekli bir caz ustasının sanatını, hayatını ve eleştirmenlerle olan ilişkisini anlatıyor. Sanatçı ve eleştirmen ilişkisi hakkında harika bir öykü… Sanat eleştirmenlerinin sanatçının ürettikleri ile sınırlı olduğunu ve kendilerinden hiç yaratıcı bir şey katmadan sanatın ve sanatçının üzerinden nemalandıklarını aktarıyor okura.. Bunu anlatırken tabii ki o kadar derinlerdeki duygularınızı harekete geçiriyor ki okurken iyice keyifleniyorsunuz.  Öykünün büyüsü…  Daha doğrusu Cortazar büyüsü…

Kitaba adını veren öykü Mırıldandığım Öyküler: Düş gücü üzerine. Düş gücünün yaşadıklarımızın gerisindeki bastırdığımız karanlık düşüncelerimizi daha doğrusu duygularımızı nasıl açığa çıkardığını edebi bir dille anlatan çok güzel bir öykü.

Gazete Kesikleri: yine Mırıldandığım Öyküler kitabından. Yine çok güzel. Yazar olmanın ipuçlarını veriyor. Sadece bir gazete haberi ile bir öykü yazabileceğinizi.  Benzer başka bir öyküsü de, Bir Kral ve Bir Prensin Öcü Teması Üzerine Notlar (ismi ne kadar ilginç değil mi? ) Bu öyküde de yazarlık sanatı üzerine: Bach’ın Müzik Armağanı adlı yapıtını bir öyküye  nasıl dönüştürdüğünün  arka planını  anlatıyor. Sonra da  Clone ismi ile  öykünün kendisini  okuyorsunuz. Çok yaratıcı.

Cortazar fantastik öyküleriyle de bilinen bir yazar. Ayak izlerinde Adımlar kitabında fantastik öykülerinden örnekler var.  Yaz isimli ilk öyküsü buna örnek. Çok durağan yaşayan duygusuz ve coşkusuz bir çiftin hayatındaki küçücük bir değişiklik (bir akşam komşularının kızının evlerinde kalması) ailede o kadar bir sarsıntı oluşturuyor ki evlerine vahşi bir at saldırmış gibi. Yazar bence gerçek dışı olan bu at kurgusunu aslında gerçek yaşadıklarımıza gönderme yapmak için kullanmış. Anlatmak istediğini gece yarısı bir atın eve girişi fantezisi ile gerçek ve gerçek üstünü karıştırarak anlatmış. İnanılmaz.

Işık Değişikliği:  Çok güzel bir öykü. İnsanın hayal ettikleri ve gerçekler arasındaki farklar. Aşkın Belleği. Hayal gücü, hayal kırıklıkları ve gerçekler. Sadece bu öykü için bile bu kitap okunabilir.

Julıo Cortazar (1914-1984) Brüksel doğumlu.  Arjantin’de yaşamış ve dünyada kocaman bir iz bırakmış bir yazar. Kitaplığınıza bakın. Cortazar’ın bir öykü kitabını bulursanız alıp okuyun.  Çok seveceksiniz.  Eğer Cortazar hiç okumadıysanız şeftali yememiş gibisinizdir.  Çünkü Pablo Neruda  "Cortazar'ın hiçbir yapıtını okumamış olmak, ömür boyu şeftali yememiş olmak gibi bir şeydir" demiş. Şeftali tadında gerçekten.

                                                                                                               Feride Cihan Göktan

                                                  (Bu yazı 2019- ekim (Kitap Eki'n de yayınlanmıştır) 

                                                                              


3 Ekim 2026 Cumartesi

✈ YENİ BİR ROTA✈

 

                                             ✈ YENİ BİR ROTA✈

        Daha önceki bir face ve instagram paylaşımımda yolculuğa çıkıyoruz demiştim. Hepimizin bavulları hazır. Ancak bavullar neredeyse tıpatıp aynı.📚 Yol aynı yol.  Ama yüzde yüz emin olun ki ister fiziksel ister düşünsel olsun her yolculuk bittiğinde  herkes farklı bir yol denemiş olur. Farklı bir yol. Çünkü geçmişlerimiz farklı, hayallerimiz farklı, çocukluk travmalarımız, daha kim bilir neler neler? Âmâ hepimiz kitap okumayı seviyoruz. Evet, şimdi anladınız bu yolculuk bir kitap yolculuğu.📕 Hem de öyle böyle değil. Kitap hakkında edindiğimiz bilgiye göre pek kimsenin cesaret edemediği bir ülke gibiymiş SEK SEK  okumak. Biz cesaretle çıkıyoruz bu yolculuğa Dolayısı ile Cortazar’ın zihninin o çapraşık olağanüstü yollarında gezineceğiz. Dur bakalım neler olacak?🙃

Duyduğumuza göre bu çapraz ve çapraşık yolları hatta bazen de çıkmaz yola girme ihtimali bile olan efsunlu bir yolculuk olabilirmiş. Daha önce çıkanlar böyle diyorlar. Hatta aklınıza mukayyet olun diyen var.😳 Çok ilginç. Aslında kim aklından çok emin olabilir ki? İşte o yüzden tehlikeli bir yolculuk olabilir diye düşünmedim değil.  Hatta ilk hazırlık toplantımızda  benim gibi düşünen, endişeliyim, korkuyorum, diyen arkadaşlarımız da vardı. Ancak kitabın gidişatının çok eğlenceli olduğunu da söyleyenler var. Bir oyun gibi. Çocukluğumuzda oynadığımız tebeşirlerle yerlere çizilmiş karelerin içinde çelimsiz bacaklarımızla taşı zıplayarak atlayarak sürüklemeye çalıştığımız o oyun. Sek Sek. Ne kadar zevkliydi!💕 (şimdiki çocuklar bu oyunu biliyorlar mı acaba, sormak lazım)

Bizler oyunu bildiğimize göre bu kitabı okuyabiliriz demektir.😃 Sonunda aklımızı yitirme ihtimalini de göze alarak bu heyecanlı ve dolambaçlı yolculuğa katılmak için sabırsızlanıyorum.

Cortazar çok büyük bir yazar. Ben daha önce iki üç-öykü kitabını okumuştum. Yani yazarı az çok tanıyorum diyebilir miyim bilmiyorum.  Bu kadar büyük bir yazarın zihin ülkesini sıradan bir fani olarak ne kadar tanıyabilirim? Ne kadar tanıyabiliriz, bilemiyorum. Daha çok tanımak için bu yolculuğa başladım şahsen. 

             Grupta Cortazar’ı daha yakından tanıyan veya tanımak için çok çaba sarf etmiş arkadaşlarımız da var tabii ki. Ben de naçizane geçmişte iki üç öykü kitabındaki  anlam derinliklerine ve baş döndürücü kelime ustalığına çarpılmıştım. Hatta "Cortazar Okumak Üzerine" diye de Kitap Eki’ne yazmıştım. Ancak dergi kapandığı için diğer birçok yazı gibi artık nette yok. Geçmiş kayıtlarımdan bulup bir sonraki blogger yayınımda onu ekleyeceğim. Ayrıca grup okuması ilerledikçe zaman zaman bu Sek SeK ve Cortazar yolculuğunu ve neler gördüğümü ve yol arkadaşlarımın da olası ilginç izlenimlerini yazacağım. Bu ilginç deneyimin karınca kararınca da olsa kayıt altında olmasını istiyorum. Unutmamak için. Biliyorsunuz geçmişte gittiğimiz yerler ülkeler eğer fotoğraf yoksa veya kayıt yoksa bazen birbirine karışıyor. Hatta bazen de hiç gitmemiş gibi oluyorum. Bu bile düşününce hem trajik hem de çok komik bir şey değil mi? Hatta fantastik bir konuya bile dönebilir. (Cortazar bu konuda kim bilir neler derdi belki de demiştir bilmiyorum.)
        İşte Cortazar gerçek dediğimiz şu yaşadığımız hayatın çoğu kere ne kadar da gerçeğin  sınırlarını zorladığını,  gerçek olmayanla karışarak  fantastik olabileceğini ve hatta edebiyat uzmanlarına  göre fantastik ötesinin olabileceğini bizi satırları ile yaşatan bir yazar .🙏

 Kısaca SEK SEK kitabını okumak ve Julio Cortazar’ın hınzır zihnini ziyaret etmek çok eğlenceli ve öğretici olacak.😍

                                                                                                   Feride Cihan Göktan

                                                                                                      Kasım 2026 





13 Nisan 2026 Pazartesi

AI ile bir sohbet (Martı ve Maria oyunu Üzerine )

F.C'nin AI ile sohbeti  (Martı ve Maria oyunu Üzerine ) 
 
Geçen cumartesi bir arkadaşımızın tavsiyesi ile Türkan Saylan / Alsancak  kültür sanat merkezinde sahnelenen bir oyuna gittim. 3K Karaburun Tiyatro Atölyesi 'nin sahneye koyduğu “Martı ve Maria” isimli bir oyun. Yönetmenliğini Ali Yalçıner’in yaptığı, tiyatro sanatçısı Mürüvvet Barış’ın tek kişilik performansıyla sahnelenen oyun. Tarihten bir yaprak. Hiç duymadığım demeyeyim de yani sağdan soldan kulağıma çalınan aslını astarını bilmediğim Mustafa Suphi olayı.  Ama Maria Suphı’yi hiç duymamıştım mesela.

Oyundan çıkarken karmakarışık kafamda bir şey netti. Sanatın gücü.. Tarihin hatta tüm şimdiki zamanda bile olabilir kenarda köşede kalmış üstü kapanmış veya kapatılmış olaylar üzerinden düşündürmek ve tabii ki hissettirmek. Hissetmek ve düşünmek bu iki insani duygumuzu sanat sayesinde geliştiriyoruz… Daha çok insan oluyoruz.  Gerçekten.  

Mart ve Maria oyunu yazan, yöneten ve oynayan sanatçılara teşekkür ediyorum. Şunu da ilave edeyim ki resmi tarih devletimizin tarihidir. Biz buraya aitiz. Resmi tarih ana hatları ile kronolojik soğuk ve güçlü tarafından yazılandır bütün diğerleri gibi)  (keşke tüm dünya bir devlet olsa. Ve biz hepimiz dünya kardeşi olsak. Dünyanın tüm insanları hep birlikte kötülükle mücadele etse.. Keşke…) Ama biliyoruz ki yaşlı ve gittikçe  nemrutlaşan  dünyamız için bu olasılık yok.)

 Her resmi tarih gibi bazı yerlerde kapatılan karartılan ve hatta hala açıklanamayan yerler var tabii ki.. Hangi devletin tarihi hatta bırakın devleti hangi kişisel tarihimiz pürü paktır? (otobiyografiler bile otosansüre uğratılarak yazılmaktadır) önemli olan bu eksikleri, çatlakları veya yaraları kabullenerek onları bilerek ve düşünerek  daha insancıl daha diğerkâm olabilmektir… Halen günümüzde devam eden kadın şiddetine duyarlı olmaktır. Sadece kadın şiddetine değil tüm şiddet hareketlerine güçlünün güçsüzü ezdiği insanlık dışı her şeye, her olaya. Güçsüzleri korumalı ve ötekileştirileştirmeyi bu dünyadan silmeli. Bunların hepsi sanatın gücü sayesinde olacak. .Belki oldukça yavaş ama olacak. Sanatkla elele verip tarihimizle yüzleşmek  gerkiyor. 

Bütün bu düşünceler ve tarihimizin karanlık köşelerini ve dünya tarihindeki hiç duymadığımız bilmediğimiz gerçeklerin ne kadar çok olduğunu düşünerek eve döndüğümde hemen şu Mustafa Suphi ve Maria Suphi olaylarını araştırtmaya başladım. Chat GBT’nin acaba bu olaydan ve seyrettiğim oyundan haberi var mıydı? (bu çok komik bir soru tabii ki. Onun her şeyden haberi var valla.)

Aşağıya AI ile sohbetimizi koyuyorum. Benim gibi bu olayı pek de bileyenler için bir başlangıç olailir. Bu konuda çok kaynak da varmış.

 F.C mustafa suphi neden öldürüldü?

Mustafa Suphi ve 14 yoldaşının (tarihe "15'ler" olarak geçen grup) 28 Ocak 1921'de Karadeniz'de öldürülmesinin arkasındaki kesin neden ve azmettirici, tarihsel bir tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Cinayetin işlendiği dönemde Türkiye, Milli Mücadele'nin kritik bir aşamasındaydı ve bu olay birden fazla siyasi çıkar çatışmasının ortasında gerçekleşti.

Ölümün arkasındaki temel teoriler ve failler şunlardır:

· Yahya Kâhya ve İttihatçı Bağlantısı: Mustafa Suphi ve arkadaşlarını Trabzon açıklarında teknede katleden kişi, dönemin Trabzon İskelesi Kâhyası Yahya Reis (Yahya Kâhya) ve adamlarıdır. Yaygın bir görüşe göre Yahya Kâhya, Enver Paşa ve İttihatçılarla bağlantılıydı. İttihatçıların, komünist hareketin Anadolu'da güçlenmesini kendi planları (özellikle Enver Paşa'nın Anadolu'ya dönme arzusu) için bir engel olarak gördüğü iddia edilir.

· Ankara Hükümeti ve Egemenlik Mücadelesi: Bir diğer güçlü teori, cinayetin Ankara Hükümeti (Mustafa Kemal Paşa) bilgisi veya onayı dahilinde işlendiğidir. Ankara'nın, Milli Mücadele'nin liderliğini komünist bir harekete kaptırmak istememesi ve Sovyetler Birliği ile ilişkileri kendi kontrolünde tutma arzusu bu tezin temelini oluşturur.

· Sovyetler Birliği ve Diplomatik Dengeler: Bazı tarihçiler, Lenin ve Sovyet yönetiminin, Ankara Hükümeti ile yapılacak kritik anlaşmalar (Moskova Antlaşması gibi) öncesinde Mustafa Suphi'yi feda etmiş olabileceğini öne sürer.

Olayın Gelişimi:
Mustafa Suphi ve arkadaşları, Anadolu'daki Kurtuluş Savaşı'na destek vermek amacıyla Bakü'den yola çıkmışlardı. Ancak Erzurum'da halkın protestolarıyla karşılaşarak geri gönderilmeye zorlandılar. Trabzon'a ulaştıklarında, Sovyetler'e geri gönderilmek üzere bindirildikleri bir motorda denize atılarak katledildiler.

Özetle; cinayetin faili Yahya Kâhya olsa da, emrin kimden geldiği (Enver Paşa, Ankara Hükümeti veya Sovyet onayı) konusu, arşivlerdeki gizemini korumaktadır.

 F.C. Maria Suphi'nin akıbeti ne oldu peki?



Mustafa Suphi'nin eşi Maria Suphi (TKP kayıtlarında adı Meryem olarak geçer), 28 Ocak 1921 gecesi yoldaşlarının katledildiği teknede bulunmasına rağmen o an öldürülmemiş, ancak eşinden çok daha trajik bir akıbete mahkûm edilmiştir.

Maria Suphi'nin hayatının son iki yılına dair tarihi kaynaklarda yer alan bilgiler şöyledir:

Esaret ve İşkence Dönemi: Mustafa Suphi ve 14 yoldaşı Karadeniz'de katledilirken Maria sağ bırakılmış ve zorla kıyıya çıkarılmıştır. Trabzon'da dönemin nüfuzlu isimlerinden Yahya Kâhya tarafından alıkonulmuş, Çömlekçi Mahallesi'nde bir eve kapatılarak "ganimet" olarak görülmüştür.

· Kişiden Kişiye Devredilmesi: Yaklaşık iki yıl süren bu esaret döneminde Maria Suphi sistematik işkence ve tecavüze maruz kalmıştır. Yahya Kâhya tarafından önce Trabzon eşrafından Nemlizade Ragıp'a adeta "satıldığı", ardından tekrar geri alınarak Rizeli kabadayılara "hediye" edildiği rivayet edilir.
 
-Ölümü: Maria Suphi'nin 1923 yılı civarında, Rizelilerin düzenlediği bir "oturak âlemi" sırasında katledildiği kabul edilir. Kesin ölüm tarihi ve mezarının yeri bilinmemektedir.

Maria Suphi, uzun yıllar boyunca resmi tarihte ve hatta sol gelenek içinde dahi "15'ler" arasında ismen anılmamış, hikâyesi ancak son yıllarda yapılan araştırmalar ve Kenan Karabağ'ın Maria Suphi: Bir Direniş Öyküsü gibi eserler sayesinde daha geniş kitlelerce duyulmuştur.

 F.C :çok korkunç bir şey bu.. Keşke öldürselerdi. Peki, neden hiç kimse özellikle sol gelenek bile bunu açığa çıkarmamış?

Gerçekten de tarihin en karanlık ve yüzleşilmesi zor sayfalarından biri. Maria Suphi’nin yaşadıkları, sadece bir cinayet değil, sistematik bir insanlık suçu ve aşağılama barındırdığı için "keşke o gece öldürülseydi" dedirtecek kadar ağır bir dram.Sol geleneğin bu konuyu uzun süre sessizlikle karşılamasının veya geri plana itmesinin birkaç temel yapısal ve sosyolojik nedeni olduğu savunulur:

1. "Eril" Bir Siyaset Kültürü: O dönemin siyasi hareketi (sadece sol değil, genel olarak siyaset) oldukça erkektir. Mücadele; kahramanlıklar, "şehitlikler" ve askeri-politik stratejiler üzerinden anlatılır. Maria Suphi’nin yaşadığı cinsel şiddet ve esaret, bu "erkek kahramanlık" anlatısına dahil edilememiş, bir "namus" veya "utanç" meselesi olarak görülüp bastırılmıştır.

2. Kadın Kimliğinin Görünmezliği: Maria Suphi, uzun süre sadece "Mustafa Suphi'nin karısı" olarak görüldü. Kendi başına bir siyasi figür veya mücadelenin parçası olarak kabul edilmesi çok geç gerçekleşti. Bu yüzden 15'ler anlatılırken o, listenin dışında tutuldu.

3. Trajedinin Ağırlığıyla Yüzleşememe: Yaşananların vahşeti o kadar büyüktü ki, bu durumu anlatmak siyasi bir ajandadan ziyade derin bir toplumsal travmayı tetikliyordu. Sol hareket, bu trajediyi dile getirmenin hareketi "zayıf" veya "mağdur" göstereceği gibi yanlış bir algıya kapılmış olabilir.

4. Resmi Tarih ve Devlet Korkusu: Uzun yıllar boyu sol yayınlar ve örgütlenmeler üzerindeki ağır baskı, Mustafa Suphi olayının kendisini bile konuşmayı zorlaştırıyordu. Maria’nın başına gelenler ise yerel eşrafın ve çetelerin (Yahya Kâhya gibi) dahliyle gerçekleştiği için, bu karanlık ilişki ağlarını deşifre etmek daha büyük riskler taşıyordu.
Son 20-30 yılda feminist tarihçiliğin ve daha şeffaf bir sol bakış açısının gelişmesiyle, Maria Suphi artık sadece bir "eş" değil, bu trajik sürecin 16. kurbanı ve direnişin unutulmuş bir parçası olarak anılmaya başlandı.

F:C TC hükümetim 1923 te kuruldu 1921’de merkezi ve resmi hükümet İstanbul’da ve Osmanlı hükümeti değil miydi?

1921 yılındaki durum oldukça karmaşık bir "ikili iktidar" dönemidir. Sorunuzdaki ayrım, Türkiye'nin modern tarihinin en kritik kırılma noktalarından biridir.

İşte 1921'deki tablo:

1. İstanbul Hükümeti (Osmanlı): Evet, İstanbul'da hala bir Osmanlı Hükümeti ve bir Padişah (Vahdettin) vardı. Ancak İstanbul, İtilaf Devletleri (İngiltere, Fransa vb.) tarafından resmen işgal altındaydı ve hükümetin yetkileri çok kısıtlıydı.

2. Ankara Hükümeti (TBMM): 23 Nisan 1920'de Ankara'da TBMM açılmıştı. 1921 yılına gelindiğinde, Anadolu'daki gerçek güç ve Milli Mücadele'yi yatan merkez burasıydı. Ocak 1921'de kabul edilen ilk anayasa (Teşkilat-ı Esasiye), egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu ilan ederek aslında yeni bir devletin temellerini atmıştı.

Mustafa Suphi Olayı ve Hükümet Meselesi:
Mustafa Suphi ve arkadaşları öldürüldüğünde (Ocak 1921), bu olay Ankara Hükümeti'nin kontrolündeki topraklarda (Erzurum ve Trabzon hattında) gerçekleşti. Yani bu olaydan sorumlu tutulan veya muhatap alınan merci İstanbul'daki Osmanlı Hükümeti değil, Ankara'daki Meclis Hükümeti'ydi.

Özetle:

· 1921'de kağıt üzerinde hala Osmanlı Devleti ve İstanbul Hükümeti vardı.

· Ancak fiilen ve hukuken (Ankara'nın bakışıyla), Anadolu'yu Ankara Hükümeti yönetiyordu.

· 1923, Türkiye Cumhuriyeti'nin resmen ilan edildiği ve bu ikiliğin (Saltanatın kaldırılmasıyla) tamamen sona erdiği tarihtir.

Bu ikili yapı içinde, Karadeniz'deki yerel güçlerin (Yahya Kâhya gibi) hangi tarafa daha yakın olduğu veya kimden talimat aldığı, cinayetin failini belirleyen en kritik sorudur.

Sizce o dönemde Ankara'nın, Sovyetler ile dost görünürken Mustafa Suphi'yi ortadan kaldırması stratejik bir hamle miydi yoksa kontrol dışı bir olay mıydı?

 F.C. hiç bilemiyorum..

Haklısın, bu kadar karanlık ve karmaşık bir meselede kesin bir yargıya varmak gerçekten zor. Tarihin bu "gri" alanları, üzerinden yüz yıl geçse de netleşmiyor çünkü her ihtimal kendi içinde tutarlı görünüyor:

· Stratejik bir hamle ise: Ankara, hem Sovyet yardımını alıp hem de içeride komünist bir rakip istemeyerek "tehlikeyi" kökten çözmüş olabilir.

· Kontrol dışı bir olay ise: O dönem Karadeniz’deki Yahya Kâhya gibi yerel güçlerin (derebeyi gibi hareket eden kabadayıların) kendi başlarına buyruk davranmış olma ihtimali de az değil.

Sonuçta olan, idealleri uğruna yola çıkan 15 insanın ve bir kadının (Maria Suphi) korkunç bir şekilde yok edilmesi oldu. Bu olay, Türkiye’de sol siyasetin hafızasında "Karadeniz’de boğulan rüya" olarak derin bir iz bıraktı.

Bu trajik olayın ardından Yahya Kâhya'nın da kısa süre sonra (1922'de) faili meçhul bir suikastla öldürülmesi, sence bu "sırrın" üzerini kapatmak için yapılmış bir hamle olabilir mi?

F.C : tabii ki olabilir..


Gerçekten de pek çok tarihçi aynı noktada birleşiyor. Yahya Kâhya’nın 3 Temmuz 1922’de Trabzon’da pusuya düşürülerek öldürülmesi, genellikle "konuşmaması gereken bir tanığın susturulması" olarak yorumlanır.

Yahya Kâhya, Mustafa Suphi cinayetinden sonra yargılanmış ancak beraat etmişti. Fakat bir süre sonra, bildiği sırları ifşa edebileceğine dair emareler gösterince veya Ankara ile güç çatışmasına girince ortadan kaldırıldığı iddia edilir.] Bu suikastın arkasında da dönemin Muhafız Alayı Komutanı Topal Osman'ın olduğu sıkça dile getirilir.

Bu durum, tarihte sıkça rastlanan "karanlık işleri yapanın, işi bittikten sonra kendisinin de bir güvenlik riskine dönüşmesi" döngüsünün klasik bir örneği gibi duruyor. [4]

Bu olaylar silsilesi, aslında yeni kurulmakta olan devletin içindeki güç odaklarının (Ankara, yerel çeteler, İttihatçı bakiyeler) birbirleriyle ne kadar sert bir hesaplaşma içinde olduğunu da gösteriyor.

Sence bu tür "faili meçhul" zincirleri, o dönemdeki devlet otoritesini kurma çabasının bir parçası mıydı, yoksa tamamen kaotik bir hesaplaşma mıydı?

 F.C bilmek mümkün değil. umarım iyimser bir bakış açısıyla kaotik bir çatışmanın sonuvudur



Haklısın, "kaotik bir hesaplaşma" olduğunu düşünmek vicdanen daha kabul edilebilir geliyor; çünkü öbür türlüsü, yeni kurulan bir yapının henüz yolun başındayken bu denli soğukkanlı ve karanlık bir planı devreye soktuğu anlamına gelir ki bu çok daha ağır bir tablo.

O dönem Anadolu, bir yandan dış işgale karşı savaşırken bir yandan da içeride kimin sözünün geçeceğine dair müthiş bir otorite boşluğu yaşıyordu. Yerel kabadayıların, eski İttihatçıların ve Ankara’daki yeni yönetimin arasındaki bu "kim kime dum duma" hali, Maria Suphi gibi masumların ve idealistlerin bu kaosun dişlileri arasında ezilmesine neden oldu.

Tarih bazen sadece gerçekleri değil, bu gerçeklerin yarattığı toplumsal sızıyı da bize miras bırakıyor. Mustafa Suphi ve yoldaşlarının (ve özellikle Maria'nın) hikayesi, bugün hala Türkiye siyasi tarihindeki en büyük "açık yara"lardan biri olarak kabul ediliyor.

Bu trajik olaylar silsilesinde seni en çok etkileyen veya "bu kadar da olmaz" dediğin nokta hangisi oldu?

 F.C. Maria'nı akıbeti çok korkunç.. tabii ki diğerleri de çok çok fena... Ama Maria’nın akıbetinin yarası sanki hiç bir zaman kapanmayacak gibi.. insan düşünmek bile, istemiyor.Bu korkunç bir şey.

Kesinlikle haklısın, Maria Suphi'nin yaşadıkları "ölümden daha ağır" denilen o karanlık boşluğa düşüyor. Diğer 15 kişinin ölümü politik bir suikast olarak tarihe geçerken, Maria'nın maruz kaldığı süreç bir insanlık suçu ve sistematik bir vahşet.

Onu en çok yaralayan şeylerden biri de muhtemelen şuydu: Yanındaki yoldaşları ve eşi öldürülürken o, bir "ganimet" gibi görülüp hayatta tutuldu. Bu, bir insanın onurunu ve ruhunu parça parça yok etme süreciydi. Üstelik bu trajedinin on yıllar boyunca sol hafızada bile "erkekçe bir suskunlukla" geçiştirilmesi, Maria'nın ikinci kez yalnız bırakılması anlamına geliyordu.

Bugün Maria Suphi'nin adının 15'lerle birlikte anılmaya başlanması ve bu vahşetin konuşulur olması, belki o yarayı kapatmıyor ama en azından onun maruz kaldığı bu büyük zulmü tarihsel bir tanıklığa dönüştürüyor.

İnsan gerçekten düşünmek istemiyor; çünkü bu tür olaylar, insanın insana neler yapabileceğine dair en korkunç aynalardan biri.

Sence tarihimizdeki bu tarz görmezden gelinen kadın figürlerinin hikayelerini daha fazla konuşmak, toplumsal vicdanı iyileştirmek için bir yol olabilir mi?

 F.c. evet tabii kii.. her ülke kendi vicdanını temizlemelidir. o vicdanlarımız asla katılaşmamalıdır. bunlar korkunç şeyler. insanı insanlıktan nefret ettiriyor.

kesinlikle, bir toplumun vicdanı ancak geçmişindeki bu tür karanlık noktalarla cesaretle yüzleştiğinde nefes alabilir. Maria Suphi’nin başına gelenler gibi trajedileri halının altına süpürmek, aslında o şiddeti bir şekilde onaylamak ve sessiz kalarak sürdürmek anlamına geliyor.

Dediğiniz gibi, "insanı insanlıktan nefret ettiren" bu vahşetler karşısında katılaşmamak, aksine bu acıyı hissedebilmek bizi insan kılan en temel şey. Bu hikâyeleri bugün konuşabiliyor olmak, en azından Maria gibi isimlerin sadece birer "kurban" değil, bu toprakların tarihinde onuru çiğnenmiş ama unutulmamış birer tanık olarak yerini almasını sağlıyor.

Vicdanın temizlenmesi, suçluyu ararken masumun uğradığı haksızlığı tüm çıplaklığıyla teslim etmekten geçiyor. Belki bu yüzleşmeler, gelecekte benzer karanlıkların yaşanmaması için bir tür toplumsal bağışıklık oluşturur.

F. C.Dün Martı ve Maria oyununa gittim. tiyatro oyunu.. Bu konuyu işliyordu. hafızaya bir şeyler eklemesi sanatın vazgeçilemez gücü bence



Harika bir tesadüf olmuş! "Martı ve Maria" oyunu, tam da konuştuğumuz o "unutturulmuş" trajediyi sahneye taşıyarak aslında Maria Suphi’ye iade-i itibar yapan çok kıymetli bir eser.
Sanatın gücü tam olarak burada ortaya çıkıyor: Tarih kitaplarında soğuk birer rakam (15'ler) veya kısa birer not olarak geçen isimleri, sahnede ete kemiğe büründürerek bizim vicdanımıza dokunur hale getiriyor. Maria’nın o karanlık esaretini ve yaşadığı vahşeti bir tiyatro sahnesinde izlemek, eminim okumaktan çok daha sarsıcı ve akılda kalıcı olmuştur.

Dediğin gibi, sanatın hafıza tazeleme gücü vazgeçilemez. Eğer o oyun olmasaydı, belki Maria Suphi sadece eski tozlu arşivlerde bir isim olarak kalacaktı. Ama şimdi senin ve o akşam o salonda bulunan herkesin zihninde "insanlığın unutmaması gereken bir ayıp" olarak yer etti.

Sahnede Maria'nın o direnişini veya yaşadığı çaresizliği yansıtan en çarpıcı an hangisiydi senin için? Belki o anı konuşmak, bu ağır konuyu bir nebze de olsa anlamlandırmamıza yardım eder.

F.C o teknede çatışma sahnesindeki kadının çığlıkları ve en sonunda yerlerde sürüklenerek hayatına devam ediyor gibi gösterilen mizansen... felaket bir sahneydi
O sahneyi hayal etmek bile insanın kanını donduruyor. Tiyatronun o anki çaresizliği ve vahşeti doğrudan seyircinin kalbine mızrak gibi saplama gücü işte tam burada ortaya çıkıyor. O çığlıklar aslında sadece Maria’nın değil; tarihin karanlık dehlizlerinde susturulmuş, yok sayılmış tüm kadınların ortak çığlığı gibi...

Yerlerde sürüklenerek "hayatına devam ediyormuş" gibi gösterilen o mizansen, aslında fiziksel ölümden çok daha ağır olan ruhsal ve toplumsal ölümü temsil ediyor. Yaşarken ölüme mahkûm edilmenin, bir insanın iradesinin ve onurunun nasıl çiğnendiğinin en çarpıcı anlatımı olmuş belli ki.

Bazen bir oyun, binlerce sayfalık tarih kitabının anlatamadığı o insani sızıyı tek bir sahneyle zihnimize kazıyor. Maria Suphi’yi o teknede bırakmayıp, onun o korkunç yolculuğunu bizim vicdanımıza taşıyan bu tür eserler, aslında birer adalet arayışıdır.

Senin bu oyundan sonra bu konuyu merak edip araştırman ve bu derin duyguları hissetmen, Maria’nın o hiç susmayan çığlığının nihayet bir yerlerde duyulduğunun en büyük kanıtı.

Sence bu oyunu izleyen birinin, o salondan çıktıktan sonra dış dünyaya veya insan ilişkilerine bakışı değişir mi?

 F:C tarihe bakışı da değişiyor.. insanlığa bakışı değişiyor.. kadınların çektiklerine kahroluyorsun.. İnsanlığın vicdanının gelişmesi gerektiğine bunun nasıl olabileceğini düşünüyorsun. sanki biraz umudun da tükeniyor.. Çok üzgünüm


Çok haklısın, hissettiğin bu "umut tükenmesi" aslında vicdanı olan her insanın bu denli saf bir kötülükle yüzleştiğinde verdiği en dürüst tepki. Maria’nın hikayesi, insanlığın en karanlık dürtülerinin —iktidar hırsı, cinsiyetçi şiddet ve mülkiyetçi zorbalık— birleştiği o korkunç noktayı gösteriyor.

Kadınların tarih boyunca sadece fikirleri için değil, bedenleri üzerinden de cezalandırılması, bu şiddetin bir "ganimet" gibi meşrulaştırılması insanı gerçekten insanlıktan soğutuyor. Tarihe bakışın değişmesi de tam bu noktada başlıyor; artık sadece "kazananları" veya "stratejileri" değil, o büyük anlatıların altında ezilen sessiz çığlıkları da duymaya başlıyorsun.

Ancak bu kederin içinde küçük bir ışık var: Senin bugün bu üzüntüyü duyman, o tiyatro oyununun sahnelenmesi ve Maria’nın adının artık suskunlukla değil, bir insanlık onuru meselesi olarak anılması... Bunlar, o karanlığın galip gelemediğinin kanıtı. Onu unutturamadılar.

İnsanlığın vicdanı belki çok yavaş gelişiyor, bazen yerinde sayıyor ama senin gibi bu acıyı hissedenler sayesinde o vicdan tamamen taşlaşmıyor. Maria’nın çığlığına bugün senin üzüntünle verilen bu yanıt, ona yüz yıl sonra gönderilen bir "yalnız değildin" mesajı gibi.

Bu ağır duygulardan sıyrılmak için biraz zamana ihtiyacın olabilir. İstersen bu akşam zihnini dinlendirecek, ruhuna daha iyi gelecek bir şeylerden bahsedelim mi? Belki sanatın daha iyileştirici, umut verici bir yönüne odaklanırız?

 F.C şimdilik teşekkür ederim. Sohbet iyi oldu... şimdi biraz daha derinleştim bilgilendim.

Rica ederim, seninle bu derin ve anlamlı konuyu paylaşmak benim için de çok kıymetliydi. Tarihin bu kadar ağır ve sarsıcı bir sayfasıyla, bir sanat eseri aracılığıyla bu denli samimi bir bağ kurman gerçekten etkileyici.

Maria Suphi ve 15'lerin hikayesi ne yazık ki çok hüzünlü, ama senin bu konuyu merak edip üzerine düşünmen, o vicdanın hala taze olduğunun en büyük kanıtı. Zihnini ve ruhunu bu ağır bilgilerle yordun, şimdi biraz dinlenmek sana iyi gelecektir.

Zihnini dinlendirmek için bu akşam sakin bir müzik dinlemeye veya sevdiğin bir kitaba sığınmaya ne dersin?

                                                                                                                         Feride  Cihan Göktan

                                                                                                      12. nisan. 2026