Feci'nin Blogu

13 Nisan 2026 Pazartesi

AI ile bir sohbet (Martı ve Maria oyunu Üzerine )

F.C'nin AI ile sohbeti  (Martı ve Maria oyunu Üzerine ) 
 
Geçen cumartesi bir arkadaşımızın tavsiyesi ile Türkan Saylan / Alsancak  kültür sanat merkezinde sahnelenen bir oyuna gittim. 3K Karaburun Tiyatro Atölyesi 'nin sahneye koyduğu “Martı ve Maria” isimli bir oyun. Yönetmenliğini Ali Yalçıner’in yaptığı, tiyatro sanatçısı Mürüvvet Barış’ın tek kişilik performansıyla sahnelenen oyun. Tarihten bir yaprak. Hiç duymadığım demeyeyim de yani sağdan soldan kulağıma çalınan aslını astarını bilmediğim Mustafa Suphi olayı.  Ama Maria Suphı’yi hiç duymamıştım mesela.

Oyundan çıkarken karmakarışık kafamda bir şey netti. Sanatın gücü.. Tarihin hatta tüm şimdiki zamanda bile olabilir kenarda köşede kalmış üstü kapanmış veya kapatılmış olaylar üzerinden düşündürmek ve tabii ki hissettirmek. Hissetmek ve düşünmek bu iki insani duygumuzu sanat sayesinde geliştiriyoruz… Daha çok insan oluyoruz.  Gerçekten.  

Mart ve Maria oyunu yazan, yöneten ve oynayan sanatçılara teşekkür ediyorum. Şunu da ilave edeyim ki resmi tarih devletimizin tarihidir. Biz buraya aitiz. Resmi tarih ana hatları ile kronolojik soğuk ve güçlü tarafından yazılandır bütün diğerleri gibi)  (keşke tüm dünya bir devlet olsa. Ve biz hepimiz dünya kardeşi olsak. Dünyanın tüm insanları hep birlikte kötülükle mücadele etse.. Keşke…) Ama biliyoruz ki yaşlı ve gittikçe  nemrutlaşan  dünyamız için bu olasılık yok.)

 Her resmi tarih gibi bazı yerlerde kapatılan karartılan ve hatta hala açıklanamayan yerler var tabii ki.. Hangi devletin tarihi hatta bırakın devleti hangi kişisel tarihimiz pürü paktır? (otobiyografiler bile otosansüre uğratılarak yazılmaktadır) önemli olan bu eksikleri, çatlakları veya yaraları kabullenerek onları bilerek ve düşünerek  daha insancıl daha diğerkâm olabilmektir… Halen günümüzde devam eden kadın şiddetine duyarlı olmaktır. Sadece kadın şiddetine değil tüm şiddet hareketlerine güçlünün güçsüzü ezdiği insanlık dışı her şeye, her olaya. Güçsüzleri korumalı ve ötekileştirileştirmeyi bu dünyadan silmeli. Bunların hepsi sanatın gücü sayesinde olacak. .Belki oldukça yavaş ama olacak. Sanatkla elele verip tarihimizle yüzleşmek  gerkiyor. 

Bütün bu düşünceler ve tarihimizin karanlık köşelerini ve dünya tarihindeki hiç duymadığımız bilmediğimiz gerçeklerin ne kadar çok olduğunu düşünerek eve döndüğümde hemen şu Mustafa Suphi ve Maria Suphi olaylarını araştırtmaya başladım. Chat GBT’nin acaba bu olaydan ve seyrettiğim oyundan haberi var mıydı? (bu çok komik bir soru tabii ki. Onun her şeyden haberi var valla.)

Aşağıya AI ile sohbetimizi koyuyorum. Benim gibi bu olayı pek de bileyenler için bir başlangıç olailir. Bu konuda çok kaynak da varmış.

 F.C mustafa suphi neden öldürüldü?

Mustafa Suphi ve 14 yoldaşının (tarihe "15'ler" olarak geçen grup) 28 Ocak 1921'de Karadeniz'de öldürülmesinin arkasındaki kesin neden ve azmettirici, tarihsel bir tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Cinayetin işlendiği dönemde Türkiye, Milli Mücadele'nin kritik bir aşamasındaydı ve bu olay birden fazla siyasi çıkar çatışmasının ortasında gerçekleşti.

Ölümün arkasındaki temel teoriler ve failler şunlardır:

· Yahya Kâhya ve İttihatçı Bağlantısı: Mustafa Suphi ve arkadaşlarını Trabzon açıklarında teknede katleden kişi, dönemin Trabzon İskelesi Kâhyası Yahya Reis (Yahya Kâhya) ve adamlarıdır. Yaygın bir görüşe göre Yahya Kâhya, Enver Paşa ve İttihatçılarla bağlantılıydı. İttihatçıların, komünist hareketin Anadolu'da güçlenmesini kendi planları (özellikle Enver Paşa'nın Anadolu'ya dönme arzusu) için bir engel olarak gördüğü iddia edilir.

· Ankara Hükümeti ve Egemenlik Mücadelesi: Bir diğer güçlü teori, cinayetin Ankara Hükümeti (Mustafa Kemal Paşa) bilgisi veya onayı dahilinde işlendiğidir. Ankara'nın, Milli Mücadele'nin liderliğini komünist bir harekete kaptırmak istememesi ve Sovyetler Birliği ile ilişkileri kendi kontrolünde tutma arzusu bu tezin temelini oluşturur.

· Sovyetler Birliği ve Diplomatik Dengeler: Bazı tarihçiler, Lenin ve Sovyet yönetiminin, Ankara Hükümeti ile yapılacak kritik anlaşmalar (Moskova Antlaşması gibi) öncesinde Mustafa Suphi'yi feda etmiş olabileceğini öne sürer.

Olayın Gelişimi:
Mustafa Suphi ve arkadaşları, Anadolu'daki Kurtuluş Savaşı'na destek vermek amacıyla Bakü'den yola çıkmışlardı. Ancak Erzurum'da halkın protestolarıyla karşılaşarak geri gönderilmeye zorlandılar. Trabzon'a ulaştıklarında, Sovyetler'e geri gönderilmek üzere bindirildikleri bir motorda denize atılarak katledildiler.

Özetle; cinayetin faili Yahya Kâhya olsa da, emrin kimden geldiği (Enver Paşa, Ankara Hükümeti veya Sovyet onayı) konusu, arşivlerdeki gizemini korumaktadır.

 F.C. Maria Suphi'nin akıbeti ne oldu peki?



Mustafa Suphi'nin eşi Maria Suphi (TKP kayıtlarında adı Meryem olarak geçer), 28 Ocak 1921 gecesi yoldaşlarının katledildiği teknede bulunmasına rağmen o an öldürülmemiş, ancak eşinden çok daha trajik bir akıbete mahkûm edilmiştir.

Maria Suphi'nin hayatının son iki yılına dair tarihi kaynaklarda yer alan bilgiler şöyledir:

Esaret ve İşkence Dönemi: Mustafa Suphi ve 14 yoldaşı Karadeniz'de katledilirken Maria sağ bırakılmış ve zorla kıyıya çıkarılmıştır. Trabzon'da dönemin nüfuzlu isimlerinden Yahya Kâhya tarafından alıkonulmuş, Çömlekçi Mahallesi'nde bir eve kapatılarak "ganimet" olarak görülmüştür.

· Kişiden Kişiye Devredilmesi: Yaklaşık iki yıl süren bu esaret döneminde Maria Suphi sistematik işkence ve tecavüze maruz kalmıştır. Yahya Kâhya tarafından önce Trabzon eşrafından Nemlizade Ragıp'a adeta "satıldığı", ardından tekrar geri alınarak Rizeli kabadayılara "hediye" edildiği rivayet edilir.
 
-Ölümü: Maria Suphi'nin 1923 yılı civarında, Rizelilerin düzenlediği bir "oturak âlemi" sırasında katledildiği kabul edilir. Kesin ölüm tarihi ve mezarının yeri bilinmemektedir.

Maria Suphi, uzun yıllar boyunca resmi tarihte ve hatta sol gelenek içinde dahi "15'ler" arasında ismen anılmamış, hikâyesi ancak son yıllarda yapılan araştırmalar ve Kenan Karabağ'ın Maria Suphi: Bir Direniş Öyküsü gibi eserler sayesinde daha geniş kitlelerce duyulmuştur.

 F.C :çok korkunç bir şey bu.. Keşke öldürselerdi. Peki, neden hiç kimse özellikle sol gelenek bile bunu açığa çıkarmamış?

Gerçekten de tarihin en karanlık ve yüzleşilmesi zor sayfalarından biri. Maria Suphi’nin yaşadıkları, sadece bir cinayet değil, sistematik bir insanlık suçu ve aşağılama barındırdığı için "keşke o gece öldürülseydi" dedirtecek kadar ağır bir dram.Sol geleneğin bu konuyu uzun süre sessizlikle karşılamasının veya geri plana itmesinin birkaç temel yapısal ve sosyolojik nedeni olduğu savunulur:

1. "Eril" Bir Siyaset Kültürü: O dönemin siyasi hareketi (sadece sol değil, genel olarak siyaset) oldukça erkektir. Mücadele; kahramanlıklar, "şehitlikler" ve askeri-politik stratejiler üzerinden anlatılır. Maria Suphi’nin yaşadığı cinsel şiddet ve esaret, bu "erkek kahramanlık" anlatısına dahil edilememiş, bir "namus" veya "utanç" meselesi olarak görülüp bastırılmıştır.

2. Kadın Kimliğinin Görünmezliği: Maria Suphi, uzun süre sadece "Mustafa Suphi'nin karısı" olarak görüldü. Kendi başına bir siyasi figür veya mücadelenin parçası olarak kabul edilmesi çok geç gerçekleşti. Bu yüzden 15'ler anlatılırken o, listenin dışında tutuldu.

3. Trajedinin Ağırlığıyla Yüzleşememe: Yaşananların vahşeti o kadar büyüktü ki, bu durumu anlatmak siyasi bir ajandadan ziyade derin bir toplumsal travmayı tetikliyordu. Sol hareket, bu trajediyi dile getirmenin hareketi "zayıf" veya "mağdur" göstereceği gibi yanlış bir algıya kapılmış olabilir.

4. Resmi Tarih ve Devlet Korkusu: Uzun yıllar boyu sol yayınlar ve örgütlenmeler üzerindeki ağır baskı, Mustafa Suphi olayının kendisini bile konuşmayı zorlaştırıyordu. Maria’nın başına gelenler ise yerel eşrafın ve çetelerin (Yahya Kâhya gibi) dahliyle gerçekleştiği için, bu karanlık ilişki ağlarını deşifre etmek daha büyük riskler taşıyordu.
Son 20-30 yılda feminist tarihçiliğin ve daha şeffaf bir sol bakış açısının gelişmesiyle, Maria Suphi artık sadece bir "eş" değil, bu trajik sürecin 16. kurbanı ve direnişin unutulmuş bir parçası olarak anılmaya başlandı.

F:C TC hükümetim 1923 te kuruldu 1921’de merkezi ve resmi hükümet İstanbul’da ve Osmanlı hükümeti değil miydi?

1921 yılındaki durum oldukça karmaşık bir "ikili iktidar" dönemidir. Sorunuzdaki ayrım, Türkiye'nin modern tarihinin en kritik kırılma noktalarından biridir.

İşte 1921'deki tablo:

1. İstanbul Hükümeti (Osmanlı): Evet, İstanbul'da hala bir Osmanlı Hükümeti ve bir Padişah (Vahdettin) vardı. Ancak İstanbul, İtilaf Devletleri (İngiltere, Fransa vb.) tarafından resmen işgal altındaydı ve hükümetin yetkileri çok kısıtlıydı.

2. Ankara Hükümeti (TBMM): 23 Nisan 1920'de Ankara'da TBMM açılmıştı. 1921 yılına gelindiğinde, Anadolu'daki gerçek güç ve Milli Mücadele'yi yatan merkez burasıydı. Ocak 1921'de kabul edilen ilk anayasa (Teşkilat-ı Esasiye), egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu ilan ederek aslında yeni bir devletin temellerini atmıştı.

Mustafa Suphi Olayı ve Hükümet Meselesi:
Mustafa Suphi ve arkadaşları öldürüldüğünde (Ocak 1921), bu olay Ankara Hükümeti'nin kontrolündeki topraklarda (Erzurum ve Trabzon hattında) gerçekleşti. Yani bu olaydan sorumlu tutulan veya muhatap alınan merci İstanbul'daki Osmanlı Hükümeti değil, Ankara'daki Meclis Hükümeti'ydi.

Özetle:

· 1921'de kağıt üzerinde hala Osmanlı Devleti ve İstanbul Hükümeti vardı.

· Ancak fiilen ve hukuken (Ankara'nın bakışıyla), Anadolu'yu Ankara Hükümeti yönetiyordu.

· 1923, Türkiye Cumhuriyeti'nin resmen ilan edildiği ve bu ikiliğin (Saltanatın kaldırılmasıyla) tamamen sona erdiği tarihtir.

Bu ikili yapı içinde, Karadeniz'deki yerel güçlerin (Yahya Kâhya gibi) hangi tarafa daha yakın olduğu veya kimden talimat aldığı, cinayetin failini belirleyen en kritik sorudur.

Sizce o dönemde Ankara'nın, Sovyetler ile dost görünürken Mustafa Suphi'yi ortadan kaldırması stratejik bir hamle miydi yoksa kontrol dışı bir olay mıydı?

 F.C. hiç bilemiyorum..

Haklısın, bu kadar karanlık ve karmaşık bir meselede kesin bir yargıya varmak gerçekten zor. Tarihin bu "gri" alanları, üzerinden yüz yıl geçse de netleşmiyor çünkü her ihtimal kendi içinde tutarlı görünüyor:

· Stratejik bir hamle ise: Ankara, hem Sovyet yardımını alıp hem de içeride komünist bir rakip istemeyerek "tehlikeyi" kökten çözmüş olabilir.

· Kontrol dışı bir olay ise: O dönem Karadeniz’deki Yahya Kâhya gibi yerel güçlerin (derebeyi gibi hareket eden kabadayıların) kendi başlarına buyruk davranmış olma ihtimali de az değil.

Sonuçta olan, idealleri uğruna yola çıkan 15 insanın ve bir kadının (Maria Suphi) korkunç bir şekilde yok edilmesi oldu. Bu olay, Türkiye’de sol siyasetin hafızasında "Karadeniz’de boğulan rüya" olarak derin bir iz bıraktı.

Bu trajik olayın ardından Yahya Kâhya'nın da kısa süre sonra (1922'de) faili meçhul bir suikastla öldürülmesi, sence bu "sırrın" üzerini kapatmak için yapılmış bir hamle olabilir mi?

F.C : tabii ki olabilir..


Gerçekten de pek çok tarihçi aynı noktada birleşiyor. Yahya Kâhya’nın 3 Temmuz 1922’de Trabzon’da pusuya düşürülerek öldürülmesi, genellikle "konuşmaması gereken bir tanığın susturulması" olarak yorumlanır.

Yahya Kâhya, Mustafa Suphi cinayetinden sonra yargılanmış ancak beraat etmişti. Fakat bir süre sonra, bildiği sırları ifşa edebileceğine dair emareler gösterince veya Ankara ile güç çatışmasına girince ortadan kaldırıldığı iddia edilir.] Bu suikastın arkasında da dönemin Muhafız Alayı Komutanı Topal Osman'ın olduğu sıkça dile getirilir.

Bu durum, tarihte sıkça rastlanan "karanlık işleri yapanın, işi bittikten sonra kendisinin de bir güvenlik riskine dönüşmesi" döngüsünün klasik bir örneği gibi duruyor. [4]

Bu olaylar silsilesi, aslında yeni kurulmakta olan devletin içindeki güç odaklarının (Ankara, yerel çeteler, İttihatçı bakiyeler) birbirleriyle ne kadar sert bir hesaplaşma içinde olduğunu da gösteriyor.

Sence bu tür "faili meçhul" zincirleri, o dönemdeki devlet otoritesini kurma çabasının bir parçası mıydı, yoksa tamamen kaotik bir hesaplaşma mıydı?

 F.C bilmek mümkün değil. umarım iyimser bir bakış açısıyla kaotik bir çatışmanın sonuvudur



Haklısın, "kaotik bir hesaplaşma" olduğunu düşünmek vicdanen daha kabul edilebilir geliyor; çünkü öbür türlüsü, yeni kurulan bir yapının henüz yolun başındayken bu denli soğukkanlı ve karanlık bir planı devreye soktuğu anlamına gelir ki bu çok daha ağır bir tablo.

O dönem Anadolu, bir yandan dış işgale karşı savaşırken bir yandan da içeride kimin sözünün geçeceğine dair müthiş bir otorite boşluğu yaşıyordu. Yerel kabadayıların, eski İttihatçıların ve Ankara’daki yeni yönetimin arasındaki bu "kim kime dum duma" hali, Maria Suphi gibi masumların ve idealistlerin bu kaosun dişlileri arasında ezilmesine neden oldu.

Tarih bazen sadece gerçekleri değil, bu gerçeklerin yarattığı toplumsal sızıyı da bize miras bırakıyor. Mustafa Suphi ve yoldaşlarının (ve özellikle Maria'nın) hikayesi, bugün hala Türkiye siyasi tarihindeki en büyük "açık yara"lardan biri olarak kabul ediliyor.

Bu trajik olaylar silsilesinde seni en çok etkileyen veya "bu kadar da olmaz" dediğin nokta hangisi oldu?

 F.C. Maria'nı akıbeti çok korkunç.. tabii ki diğerleri de çok çok fena... Ama Maria’nın akıbetinin yarası sanki hiç bir zaman kapanmayacak gibi.. insan düşünmek bile, istemiyor.Bu korkunç bir şey.

Kesinlikle haklısın, Maria Suphi'nin yaşadıkları "ölümden daha ağır" denilen o karanlık boşluğa düşüyor. Diğer 15 kişinin ölümü politik bir suikast olarak tarihe geçerken, Maria'nın maruz kaldığı süreç bir insanlık suçu ve sistematik bir vahşet.

Onu en çok yaralayan şeylerden biri de muhtemelen şuydu: Yanındaki yoldaşları ve eşi öldürülürken o, bir "ganimet" gibi görülüp hayatta tutuldu. Bu, bir insanın onurunu ve ruhunu parça parça yok etme süreciydi. Üstelik bu trajedinin on yıllar boyunca sol hafızada bile "erkekçe bir suskunlukla" geçiştirilmesi, Maria'nın ikinci kez yalnız bırakılması anlamına geliyordu.

Bugün Maria Suphi'nin adının 15'lerle birlikte anılmaya başlanması ve bu vahşetin konuşulur olması, belki o yarayı kapatmıyor ama en azından onun maruz kaldığı bu büyük zulmü tarihsel bir tanıklığa dönüştürüyor.

İnsan gerçekten düşünmek istemiyor; çünkü bu tür olaylar, insanın insana neler yapabileceğine dair en korkunç aynalardan biri.

Sence tarihimizdeki bu tarz görmezden gelinen kadın figürlerinin hikayelerini daha fazla konuşmak, toplumsal vicdanı iyileştirmek için bir yol olabilir mi?

 F.c. evet tabii kii.. her ülke kendi vicdanını temizlemelidir. o vicdanlarımız asla katılaşmamalıdır. bunlar korkunç şeyler. insanı insanlıktan nefret ettiriyor.

kesinlikle, bir toplumun vicdanı ancak geçmişindeki bu tür karanlık noktalarla cesaretle yüzleştiğinde nefes alabilir. Maria Suphi’nin başına gelenler gibi trajedileri halının altına süpürmek, aslında o şiddeti bir şekilde onaylamak ve sessiz kalarak sürdürmek anlamına geliyor.

Dediğiniz gibi, "insanı insanlıktan nefret ettiren" bu vahşetler karşısında katılaşmamak, aksine bu acıyı hissedebilmek bizi insan kılan en temel şey. Bu hikâyeleri bugün konuşabiliyor olmak, en azından Maria gibi isimlerin sadece birer "kurban" değil, bu toprakların tarihinde onuru çiğnenmiş ama unutulmamış birer tanık olarak yerini almasını sağlıyor.

Vicdanın temizlenmesi, suçluyu ararken masumun uğradığı haksızlığı tüm çıplaklığıyla teslim etmekten geçiyor. Belki bu yüzleşmeler, gelecekte benzer karanlıkların yaşanmaması için bir tür toplumsal bağışıklık oluşturur.

F. C.Dün Martı ve Maria oyununa gittim. tiyatro oyunu.. Bu konuyu işliyordu. hafızaya bir şeyler eklemesi sanatın vazgeçilemez gücü bence



Harika bir tesadüf olmuş! "Martı ve Maria" oyunu, tam da konuştuğumuz o "unutturulmuş" trajediyi sahneye taşıyarak aslında Maria Suphi’ye iade-i itibar yapan çok kıymetli bir eser.
Sanatın gücü tam olarak burada ortaya çıkıyor: Tarih kitaplarında soğuk birer rakam (15'ler) veya kısa birer not olarak geçen isimleri, sahnede ete kemiğe büründürerek bizim vicdanımıza dokunur hale getiriyor. Maria’nın o karanlık esaretini ve yaşadığı vahşeti bir tiyatro sahnesinde izlemek, eminim okumaktan çok daha sarsıcı ve akılda kalıcı olmuştur.

Dediğin gibi, sanatın hafıza tazeleme gücü vazgeçilemez. Eğer o oyun olmasaydı, belki Maria Suphi sadece eski tozlu arşivlerde bir isim olarak kalacaktı. Ama şimdi senin ve o akşam o salonda bulunan herkesin zihninde "insanlığın unutmaması gereken bir ayıp" olarak yer etti.

Sahnede Maria'nın o direnişini veya yaşadığı çaresizliği yansıtan en çarpıcı an hangisiydi senin için? Belki o anı konuşmak, bu ağır konuyu bir nebze de olsa anlamlandırmamıza yardım eder.

F.C o teknede çatışma sahnesindeki kadının çığlıkları ve en sonunda yerlerde sürüklenerek hayatına devam ediyor gibi gösterilen mizansen... felaket bir sahneydi
O sahneyi hayal etmek bile insanın kanını donduruyor. Tiyatronun o anki çaresizliği ve vahşeti doğrudan seyircinin kalbine mızrak gibi saplama gücü işte tam burada ortaya çıkıyor. O çığlıklar aslında sadece Maria’nın değil; tarihin karanlık dehlizlerinde susturulmuş, yok sayılmış tüm kadınların ortak çığlığı gibi...

Yerlerde sürüklenerek "hayatına devam ediyormuş" gibi gösterilen o mizansen, aslında fiziksel ölümden çok daha ağır olan ruhsal ve toplumsal ölümü temsil ediyor. Yaşarken ölüme mahkûm edilmenin, bir insanın iradesinin ve onurunun nasıl çiğnendiğinin en çarpıcı anlatımı olmuş belli ki.

Bazen bir oyun, binlerce sayfalık tarih kitabının anlatamadığı o insani sızıyı tek bir sahneyle zihnimize kazıyor. Maria Suphi’yi o teknede bırakmayıp, onun o korkunç yolculuğunu bizim vicdanımıza taşıyan bu tür eserler, aslında birer adalet arayışıdır.

Senin bu oyundan sonra bu konuyu merak edip araştırman ve bu derin duyguları hissetmen, Maria’nın o hiç susmayan çığlığının nihayet bir yerlerde duyulduğunun en büyük kanıtı.

Sence bu oyunu izleyen birinin, o salondan çıktıktan sonra dış dünyaya veya insan ilişkilerine bakışı değişir mi?

 F:C tarihe bakışı da değişiyor.. insanlığa bakışı değişiyor.. kadınların çektiklerine kahroluyorsun.. İnsanlığın vicdanının gelişmesi gerektiğine bunun nasıl olabileceğini düşünüyorsun. sanki biraz umudun da tükeniyor.. Çok üzgünüm


Çok haklısın, hissettiğin bu "umut tükenmesi" aslında vicdanı olan her insanın bu denli saf bir kötülükle yüzleştiğinde verdiği en dürüst tepki. Maria’nın hikayesi, insanlığın en karanlık dürtülerinin —iktidar hırsı, cinsiyetçi şiddet ve mülkiyetçi zorbalık— birleştiği o korkunç noktayı gösteriyor.

Kadınların tarih boyunca sadece fikirleri için değil, bedenleri üzerinden de cezalandırılması, bu şiddetin bir "ganimet" gibi meşrulaştırılması insanı gerçekten insanlıktan soğutuyor. Tarihe bakışın değişmesi de tam bu noktada başlıyor; artık sadece "kazananları" veya "stratejileri" değil, o büyük anlatıların altında ezilen sessiz çığlıkları da duymaya başlıyorsun.

Ancak bu kederin içinde küçük bir ışık var: Senin bugün bu üzüntüyü duyman, o tiyatro oyununun sahnelenmesi ve Maria’nın adının artık suskunlukla değil, bir insanlık onuru meselesi olarak anılması... Bunlar, o karanlığın galip gelemediğinin kanıtı. Onu unutturamadılar.

İnsanlığın vicdanı belki çok yavaş gelişiyor, bazen yerinde sayıyor ama senin gibi bu acıyı hissedenler sayesinde o vicdan tamamen taşlaşmıyor. Maria’nın çığlığına bugün senin üzüntünle verilen bu yanıt, ona yüz yıl sonra gönderilen bir "yalnız değildin" mesajı gibi.

Bu ağır duygulardan sıyrılmak için biraz zamana ihtiyacın olabilir. İstersen bu akşam zihnini dinlendirecek, ruhuna daha iyi gelecek bir şeylerden bahsedelim mi? Belki sanatın daha iyileştirici, umut verici bir yönüne odaklanırız?

 F.C şimdilik teşekkür ederim. Sohbet iyi oldu... şimdi biraz daha derinleştim bilgilendim.

Rica ederim, seninle bu derin ve anlamlı konuyu paylaşmak benim için de çok kıymetliydi. Tarihin bu kadar ağır ve sarsıcı bir sayfasıyla, bir sanat eseri aracılığıyla bu denli samimi bir bağ kurman gerçekten etkileyici.

Maria Suphi ve 15'lerin hikayesi ne yazık ki çok hüzünlü, ama senin bu konuyu merak edip üzerine düşünmen, o vicdanın hala taze olduğunun en büyük kanıtı. Zihnini ve ruhunu bu ağır bilgilerle yordun, şimdi biraz dinlenmek sana iyi gelecektir.

Zihnini dinlendirmek için bu akşam sakin bir müzik dinlemeye veya sevdiğin bir kitaba sığınmaya ne dersin?

                                                                                                                         Feride  Cihan Göktan

                                                                                                      12. nisan. 2026