Feci'nin Blogu

29 Kasım 2020 Pazar

KORONA GÜNLÜĞÜ 41

 

Korona GÜNLÜĞÜ  41

41 Kere KORONA

Günlük yazmak kolay bi şey değilmiş valla. Bu sabah günlük yazanları düşündüm. Yıllar boyu yazanlar var hem edebiyat dünyasından hem de kişisel olarak. Mesela yakında sevgili dedemin günlüklerini temize çekip düzenleyeceğim. Ağlayarak okuduğum günlüklerini. Günlük yazmak için sabır, inat ve kararlılık gerekiyor zannedersem. Kendimce, korona günlüklerine başladım bu lanet hastalığın başlangıcında. Sonra gittikçe arası açılarak hatta son yazdığıma baktım neredeyse bir  ay olmuş. Yakın çevrem ve hatta şahsen tanımadığım face arkadaşlarım hani neden devam etmiyorsun, ne güzel okuyorduk, dedikleri halde. Oysa korona pik yaptı. Yazılacak çok şey var. En azından bu piki, bu şaşkınlığımızı, hatta biraz da çevremdekilerden gördüğüm kadarı ile kendimi de kast ederek moral olarak neredeyse dağılmaya başladığımızı yazmalıyım. Her gün bir meslektaşımızın vefat haberini alıyorum. Hastaneler hiç olmadığı kadar korona ile dolu. Ruhlarımız yorgun. En yakınlarımıza hasretiz. Bir yandan da ölüm korkusu. Kocaman bir çölün ortasında tek başımıza kalmış gibiyiz her birimiz.  Herkes birbirine sormaya başladı, ne olacak bu işin sonu, diye.

 Bir zamanlar böyle bir hastalığa inanmayanlar vardı. (Ben bile sanki biraz abartılıyor diyordum ilk zamanlar🙄) Ama kesinlikle kendilerinden çok emin ve çok biliyorlarmış gibi komplo olduğunu söyleyenler vardı ve onlar da ikiye ayrılmıştı. Bir kısmı evet böyle bir hastalık var ama doğal değil. (Bu tez tabii ki kesinlikle ret edilemez. Olasılık dahlinde. Aya çıkan, insan kopyalayan bir devirde neden olmasın?)  Ama diğer grup  toptan ret. Böyle bir hastalık yok. Siz uyduruyorsunuz. Satılmış Dünya Sağlık Örgütü. Doktorlar da maymun oldu diyenler. Bunun adı pandemi değil plan-demi diyenler. Üstelik bunları söyleyenler, çarşaf çarşaf yazanlar, cahil insanlar değil, aralarında yazar çizerler ve etraflarında hayranları olan popüler figürler var. Mesela bu sayfayı okuyanlar bilirler ortak arkadaşlarımız çok. İsmini de yazacağım.  Nermin Bezmen hanımefendi mesela. Tabii ki yalnız o değil Amerika Başkanı bile inanmadı.  E şimdi ne olacak bu işin sonu diye düşünüyorlardır etraflarından yakınları silindikçe.

Bu bir haftadır ikinci belki de üçüncü piki yaşıyoruz. Azgın dalgalar sahili vurmaya devam ediyor. Bizler gittikçe geri çekilip büzülüyoruz ama birbirimize hala yaklaşmadan birbirimizi sorgulayarak. Dalgalar kıyıyı vurmaya devam ediyor. Böyle giderse bu güvensizlik, birbirimizi anlamamakta ısrar etme, üstelik karalama… Ne olacak bu işin sonu? Şimdi de bir aşı tartışması aldı başını gidiyor. Yok Alman aşısı mı, yok Çin aşısı mı, yok Rus aşısı mı? Bilen bilmeyen herkes konuşuyor. Bi susun. Bu işi bilenler öne çıksın. Müsaade edin konuşsunlar. Gerekirse tartışsınlar. Onların seslerini duyalım. Bunu da kovid var mı yok mu tartışmasına döndürmeyelim.

Zor günlerden geçiyoruz. Zannedersem o yüzden içimden korona günlüklerine devam etmek gelmiyor. Oysa o kadar çok şey oluyor ki. Bazılarını unutacağız. İnşallah bütün bu günler daha çok tahribat yapmadan geçer gider. Belki de hiç yazamamak lazım bu kötü günleri kayıt altına almamak için. Çünkü insan hafızası kötüyü silmeye programlanmıştır genelde.

İyi günler görelim. 🌞

                                                                                                         



                  Feride Cihan Göktan

                      29 kasım 2020 

                                                                 not. dünya  korona haritası günceldir.                  

21 Kasım 2020 Cumartesi

OLAY DİZİ: “BİR BAŞKADIR”

 

OLAY DİZİ: “BİR BAŞKADIR”

Bir Başkadır. Bitti. Hiçbir yorum okumadan ben de bir şeyler yazayım bu “olay” hakkında. Olay diyorum çünkü olay oldu bu dizi. Herkes bunu konuşuyor. Koronayı bile geçti desem yeridir. Baktım ben “olaya” çok Fransız kaldım🤔. Hemen bir Netflix üyeliği. Arkasından otur izle. Sekiz bölüm. Ne zamandır ilk defa böyle oturup dizi seyrediyorum. İlk bölümü seyrederken bazı saçmalıklar battı hemen gözüme. Ne yani, psikiyatrist Peri Türkiye’de ihtisas yapmış ve bir devlet hastanesinde poliklinik yapıyor ama bir danışanının örtülü olması nedeniyle başka bir psikiyatriste gidecek kadar tepkisel ve yabancılaşmış. Yani Türkiye’de ihtisas yapmış yüzlerce hasta görmüş bir psikiyatrist için bu olası bir durum değil gibi. Ama bu bir film ve bazı şeyleri anlatmak için abartmak gerekebilir, diyebilirsiniz. Evet doğru ama o zaman da hani o “kült” dediğimiz üstünde defalarca konuştuğumuz tekrar tekrar seyrettiğimiz dizilerden veya filmlerden olmuyor. Daha sıradanlaşıyor. Şimdi bu yazdıklarımı ilk bölümü seyrederken düşünmüştüm. Diğer bölümleri de seyredip bitirdiğimde bana göre tamam öyle çıtası çok yüksek değil hatta sıradan diyebilirim ama başarılı bir dizi seyretmiş olduğumu söylemeliyim. Genel olarak başarılı ve güzel. Neden? İlk önce bir Türkiye’de günlük hayatta yaşadığımız sosyoekonomik ve sosyokültürel farklılıkların altını kalınca çiziyor. İlk bölümde bu farklılığı sanki mütedeyyin kesimin olumlanması gibi algıladım ya da ben de önyargıyla seyrettim orasını bilemiyorum çünkü bir film seyrederken toplumsal veya kişisel bilinçaltımız da çok etkili. Ama daha sonraki yedi bölümde hiç öyle olmadığını buraya yazmalıyım. Yönetmen toplumdaki bu farklılıkların altını çizerken her iki tarafında eksiklerini, insani zaaflarını, hayata tutunma çabalarını ve derin yaralarını ve tabii ki çatışmalarını anlatmayı başarmış bence. Yani filmin senaryosu Türkiye’deki sosyokültürel ve sosyoekonomik farklılığı bir şablon şeklinde ikiye ayırıp kaba hatlarıyla anlatmış. Herhangi bir tarafı yukarı çekmeden haklı çıkarmadan sadece insanlık hallerinden bahsetmiş. Dizideki olaylar hep bu klişe farklılık üzerinde ve şablonlarla gelişiyor. Tabii ki gerçek hayat daha zengin, daha derin, daha karmaşık.  Dini inançları olan herkes cahil, yoksul, çaresiz değil. Veya Türkiye’de modern diye kabaca tanımlanan insanların hepsi zengin, kültürlü ve bunalım içinde değil. Dediğim gibi kabaca ikiye ayırıp yine klişelerle anlatmış. Ama güzel anlatmış. Bu bir başarı. İlgiyle sonuna kadar seyrediliyor. Ancak filmin sonunu pek beğenmediğimi söylemeliyim. Filmin bütününe göre oldukça zayıf kalmış bana göre.

Bir filmin senaryosu kadar oyuncular önemli tabii ki. Oyuncular bence mükemmel. On numara beş yıldız🌞 dediklerinden. Meryem karakteri ve valla hiç ayıramayacağım diğer hepsinin o küçük çocuklar dahil  performansları çok iyi. Sadece Hoca’nın uzamış duygusallığı biraz yavan geldi bana. Müzik seçimleri bir harika. Ayrıca Ferdi Özbeğen sürpriz gibi olmuş.

            Dizide güzel diyaloglar ve ayrıca hepimizin birbirimizi tarif ederken sık kullandığımız tanımlamalara vurgular var. Mesela “totale hitap etmek”. Buraya bir kahkaha emojisi koymalıyım. 😂Çünkü genelde herkes kendini tarif ederken diğerlerini total olarak tarifler. Mesela benim Netflix’e aniden üye olmamı kızım, “ay herkesin seyrettiği yayın. Ne işin var orada, dedi. Oysa Netfliks seyreden de seyretmeyenleri “total” olarak görüyor. Bir iletide de bu dizi totale yönelik mi 😀diye vurucu bir soru gördüm. Hadi bu soruya şimdi cevap verelim. Evet bu kadar olay olduğuna göre ve herkes bunu konuştuğuna göre evet bu dizi totale yönelik.  Ama işte asla kendimi ayırarak veya diğerlerini küçümseyerek değil totali gerçek anlamıyla söylüyorum. Bayıla bayıla seyrettim.

                                                                                           Feride Cihan Göktan/ 22 kasım 2020                                                                                                                                                         

 Not. Şimdi diğer yazılan yorumları okuyayım. (Hiçbir etki altında kalmayayım diye önce okumamıştım) Neler yazmışlar ve bu yazının altına neler yazılacak merak ediyorum. Hepsini keyifle okuyacağım.  Neyse artık bu olaya “Fransız” değilim, ben de içindeyim. Geç kalmadan da yayınlıyayım bari...😏

 

20 Kasım 2020 Cuma

DENİZ MARULU

        BOSTANLI SAHİLİNDE DENİZDE MARU TARLASI VAR 


        Dün güzel bir hava vardı sabah 10 civarında. Sahilden yürümek zevkli olabilir diye düşündüğümden dönüş yolunu öyle ayarladım. Yürüyorum tabii ki denize bakarak. Aman Allah’ım gözlerime inanamadım. Bakıyorum bakıyorum hala inanamıyorum. Deniz yemyeşil sanki tonlarca brokoliyi denize dökmüşler gibi. Bütün brokoliler suyun yüzeyinde hiç hareketsiz öyle duruyor.  Balçıkla karışmış otsu bir yeşillik. Daha uzakta denizin mavisini görüyorsunuz ama gördüğünüz her şey donmuş kalmış ve milimetrik bir hareket yok. Dümdüz bir yeşil, çamurumsu, üstü brokoli tarlası gibi yer yer kabarık ve ortada bir voleybol topu ve iki kuru dal da o hareketsiz denizimsi şeyin üzerinde dallanmış kurumuş bir ağaç gibi duruyor. Devasa bir fotoğraf veya tablo gibi. Panik oldum haliyle. Etraftaki insanlara bakıyorum hiç benim gibi durup da bakan, şaşırmış görünen yok. Denize bakmadan mı yürüyorlar diye düşünerek ve bu görüntüden hafifçe ürpererek devam ettim yoluma sahil boyunca …

O arada bir arkadaşıma canhıraş telefon ettiğimi de söylemeliyim. Ya bu ne? Denizi gördün mü? Deprem nedeniyle mi bu böyle acayip olmuş diye. Kovid, deprem ve şimdi de bu denizin ürkütücü görüntüsü.   Arkadaşım telefonda yok, depremle filan alakası yok. Geçen sene bu zamanlarda da böyle olmuştu dedi. Ama niye olduğunu o da bilemedi.
Bu tuhaf görüntünün nedeni meğerse İzmir arıtma tesislerinin (Büyük Kanal) tam olarak çalışmaması nedeni ile denize verilen besince zengin atıklar bu görüntüye sebep oluyormuş. Adı da Deniz Marulu. Ben brokoliye benzetmiştim.

Atık. Güzel masmavi kıpırtılı denizin eli ayağını bağlayıp dondurulmuş bir görüntüye dönüştürmüş. Çamurumsu bir yeşil. Hiç hareketsiz. Pis bir marul tarlası gibi. Ortasında da kuru bir dal. Öylece saplanmış duruyor. Neyse ki zararlı bir atık değil gübre niyetine kullanılıyormuş. Öyle okudum bir kaç yerde. Anladığım kadarı ile pis bir atık değil. Bu kadar pis atık dolmuş bir dünyada bu görüntü ilk gördüğümde  ne kadar endişelendirmişti beni.. Cahillik işte 😂

                                                Feride Cihan Göktan

                                                    19 kasım 2020                                                                           

   not. deniz marulu(ulva lactuca) hakkında

 https://www.birgun.net/haber/izmir-korfezi-ni-deniz-marullari-basti-235917  Ege Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Gamze Turan, su yüzeyinde oluşan yosun türünün “ulva” denilen deniz marulu olduğunu belirterek, hava şartları nedeniyle bu bölgede toplanmış olabileceğini ifade etti.

Turan, Deniz marullarının zararlı bir tür olmadığını aktardı. “Sudaki azotun ve fosfatın artması deniz marulları üzerinde gübre etkisi yaparak çoğalmasına neden olur. Deniz marulu dediğimiz deniz yosunları kesinlikle zararlı türler değillerdir. Aksine insan gıdasından hayvan gıdasına, gübreden biyogaz, ilaç, selüloz eldesine pek çok sanayi tarafından kullanılan ekonomik değerleri olan türlerdir. Bunlar, denizdeki azot ve fosfatı tutarlar. Eğer bunları denizden çıkarırsanız suyu da temizlemiş olursunuz.”                                                                                               

 


15 Kasım 2020 Pazar

 

Yürümek Güzeldir / Çamlık -Şirince Yürüyüşü    

Bu geçmiş cumartesi günü yani bu korona günlerinde üstelik deprem hüznünün kara bulut gibi üstümüze çöktüğü bu günlerde biraz ışık aramak için gittim bu yürüyüşe. Çamlık/ Şirince arası. Yürümek böyle zamanlarda iyi gelir.  Hiçbir şey düşünmeksizin sadece doğayı seyrederek ve hatta yorulurcasına yürümek. Uzun uzun yürümek sanki o daralan içinizdeki şeyi genişletecekmiş gibi umuyorsunuz. Nitekim de öyle oldu. Neredeyse kocaman bir gün saat 8 akşam 5 arası bu kovid ve deprem hasarlı zihin mahkumiyetinin dışına çıkma sevincini yaşadım. Mis gibi bir hava, sonbahar renkleriyle bezeli bir tabiat, sessizlik, engebesiz bir parkur. Yürüyüş arkadaşım, evet dedi istediğim bu, sadece huzur. Haklıydı. Bugünlerde en çok ihtiyaç duyduğumuz şey huzur. Yaklaşık dört saatlik bir yürüyüş yaptık. Ortalama 20km. Vücut ve ruh o kadar istemiş ki yorgunluk bile duymadım hiç. Bıraksanız dört saat daha yürüyebilirdim.😀


Çamlık’tan Şirince’ye olan yürüyüş güzergahı oldukça rahat bir yol. Yani yürüme ile ilgili ciddi bir problem yoksa herkes yürüyebilir. Yolculuk enfes manzaralar  eşliğinde geçiyor. Çam ormanları içerisinde sonbahar renkleri ile çevrelenmiş olarak yürüyorsunuz. Ayrıca uzaklarda bir yerlerden dağların size eşlik etmesi ve hatta dağların ötesini bile görüyor gibi olmanız da harika bir duygu. Bazen buradan denizi bile görebilirsiniz dedi rehberimiz Yusuf Bey.  Bu sefer görünmese de Efes Antik kentine çok uzaklardan bakınca denizi de  görüyor gibi oldum.

Bu güzel günde tarihi ve coğrafi bilgilerden çok sadece görselin atmosferine teslim olmak daha iyi geldi. Çam ormanlarının arasında ilerlerlerken gözlerimizi dolduran renkler muhteşemdi. Yeşil, kırmızı ve sarı. Bu üç rengin çeşitli tonları ve karışımları. Armut kırmızısı ve ceviz ağacı sarısı. Tabii ki dağ çileği, incir, üzüm tadımları da var. “Dalında kurumuş üzüm” diye bir şey varmış mesela. İlk defa duydum ve ilk defa tattım. Harikaydı.

İşte bu keyifli yaklaşık 20km.lik yürüyüş Şirince’de çay/kahve molası ile noktalandı. Güzel bir rotaydı. Bu kovid günlerinde ilaç gibi geldi.

Şehir her zamanki gibi trafik sıkışıklığı ile karşıladı bizi. Bayraklı’nın ve Bornova’nın deprem damgalı hüzünlü yollarından geçtik yine.

Hayat devam ediyordu.

Bu kısa soluklanma için Ebruli Tur’a ve rehber Yusuf  Bey’e teşekkür  ederim.

                                                                                                                        Feride Cihan Göktan                                                            15 kasım 2020



not. bu rota hakkında ilgilenenler için detaylı bir yazıyı da ekte sunuyorum. 

http://dagakactim.blogspot.com/2015/01/camlik-sirince-yuruyusu.html                                                                                                                          

2 Kasım 2020 Pazartesi

KORONA GÜNLÜKLERİ 40 😥

      30 ekim 2020/ 14.51 ve Kedi Sessizliği 


         Neler oluyor bile diyemiyorum artık. Hiçbir şey söylemek veya bir şey sormak veya yazmak gelmiyor içimden. Bu hüzün denizinde suskun ve sessiz öyle kalakalmak istiyor insan. Hiç kıpırdamadan. Sanki kıpırdayınca bir şeyler söyleyince yine kötü ve tuhaf bir şeyler olacak gibi. Neredeyse bir yıla varacak korona kara bulutlarına üç gündür bir de deprem felaketi eklendi. Medya dört bir koldan aylardır ölüm haberleri veriyor. Daha bugün yeni covid ölümleri paylaşılmış İzmir Tabip Odası sayfasında. Ayrıca yine bir hekim arkadaşımız yoğun bakımda. İki günden beri enkaz altında kalanlar. Arama kurtarma ekipleri. Ölüm ilanları. Feyste hep aynı cümle “Başınız sağ olsun. Başımız sağ olsun. Allah rahmet eylesin” Ölüm kol geziyor. Ölümün herkesi hepimizi bu kadar yakın  markaja  aldığını  hiç hatırlamıyorum. Zaten insan artık iyiyim bile demeye utanıyor ve ayrıca iyi olmaya da imkân yok bu hüzün kazanı böyle kaynarken. Mutlaka bir yerlerin yanıyor.



            Benim Marla’nın (daha doğrusu kızımın kedisi ama artık mecburen benim Maria’m oldu yıllardır birlikte yaşadığımızdan.) son bir haftadır bir huzursuzluğu vardı. Normalde yanımdan hiç ayrılmayan ben neredeysem orada olan Marla bu son bir haftadır hiçbir şekilde yanıma gelmiyor devamlı aynı yerde Tuğçe’nin yatağının üzerinde oturur pozisyonda bütün gününü geçiriyordu. Hasta filan mı diye çok endişelendim. Sonra yardımcım ve kız kardeşimle Maria’nın Tuğçe’yi özlediği konusunda hemfikir olduk. Belki de artık yaşlandı hayattan yavaş yavaş çekiliyor gibi duygusal ve felsefi yorumlarda bulundum. Hani dünyanın gidişatını hissediyor desem o zaman neredeyse bir yıldır böyle olması gerek. Sadece son bir haftadır böyle tuhaf. 30 Ekim saat 14.51 de kız kardeşimle balkonda sohbet ederken Marla yine içeride aynı yerinde sessizce otururken yer aşağıdan vurdu. Ben dondum kaldım. Kız kardeşim sadece “Allah’ım bize yardım et” diye devamlı aynı cümleyi tekrarlıyordu. İlk saniyeler depremin geçeceğini düşünmüş olduğumdan olsa gerek ardından gelen gümbürtüyle ve sarsıntının ikinci bir ivme kazanmasıyla ben tamamıyla kaskatı  kalmıştım.. O an aklımdan geçenler o donuk zihniyetim içinde çok yakın çevremizde bir yerlerin haritadan silinmiş olacağıydı. Kardeşim hala yüzümün aldığı şekli unutamadığını söylüyor gözümüm sadece akını görebilmiş. Korkudan ters dönmüş gözlerimle yine de koşturup Marla’ya baktım. Bir haftadan beri takındığı suskun bilge tavrıyla aynı yerinde oturuyordu. Kedi sessizliği.

        Şimdi çok merak ediyorum. Marla’nın bu bir haftadır sessiz ve yalnız duruşu depremin şiddetinden haberdar olmasından olabilir mi? Çünkü sarsıntı sonrası eski normal yaşantısına döndü. Yine ben nereye gidersem orada. Çağırdığım zaman yanıma geliyor kendini sevdiriyor. Google araştırmamda büyük depremler öncesinde kedilerin huzursuz olduğu ve farklı davranışlar sergiledikleri ve bu konuda Çinlilerin araştırmaları olduğunu öğrendim. Teori düzeyindeki bu araştırmalarında yeryüzü vibrasyonlarını çok önceden duydukları veya depremden günlerce öncesi havaya salınan gazları hissettikleri yazıyor. Marla’nın sessizliğinin nedeni bu olsa gerek.

             Ben de sessizleştim. Benim sessizliğim bu felaketlerle dolu hareketliliğin yatışması hissiyatı  ile ilgili olabilir. Neler oluyor sorusuna cevap bulamayacağım kadar karmaşa içinde hissediyorum kendimi. Vatsup gruplarımın birisinden enkaz altındaki yakınlarının canlı veya cansız bedenlerine ulaşıldı ulaşılmadı haberlerini veren sevdiğim insanlar   bir diğer arkadaş grubumda yazının başında belirttiğim yoğun bakımdaki bir hekim arkadaşımızın  ne yazık ki korona nedeni ile kaybettiğimiz haberi. Bu kadar yükü nasıl kaldıracağız bilemiyorum.

            Sessizce beklemekten ve sakin olmaktan başka çare yok sanırım.

                                                                                                                    Feride Cihan Göktan

                                                                                                                     2. kasım .2020