Feci'nin Blogu

26 Aralık 2020 Cumartesi

KORONA GÜNLÜKLERİ 43

 KORONA GÜNLÜKLERİ 43 

Korona Günlüklerine not düşeyim. 2020’nin son günleri ve biz 2021’e yaklaşıyoruz... Birbirimize “iyi yıllar” demeye başladık. Söylerken veya yazarken bir tedirginlik. Bir iç geçirme. Hayatımda
ilk defa olarak “iyi yıllar” demek bu kadar tuhaf geliyor bana🤔. Apaçık meydanda ki artık eskisi yani bildiğimiz, kör topal da olsa bizim bildiğimiz bir dünya olmayacak. Korkarım  “acilen bir şeyler yapmalıyız” süresini de geçirdik. 😥 Yıllar yıllar, yıllardan beri, son yıllarda daha da sık olarak deprem, sel, hortum gibi felaketlerle  daha kötüye gidiyoruz sinyalleri hep verildi aslında. Kimin umurunda? Hepimiz “vur patlasın çal oynasın” diyerek bu yaşlı dünyanın üzerinde tepindik durduk. Bu kötü gidişatı fark edenlerin uyarılarına hiç aldırmadık.  Bugün Google’da şöyle bir gezindim; çevre politikaları ilk defa ne zaman konuşulmuş, ilk çevresel eylem planları ne zaman yapılmış diye. Kayıtlara geçen tarih 1973. Yani 50 yıl önce işlerin kötüye gittiğini birileri fark etmiş. “Nato Kafa Nato Mermer” olan aptal çoğunluk, körler orduları olarak savaşa, talana, sömürmeye bitmeyen o hırsla yollarına devam etti. Yol boyunca kutbundaki buzulların erimesini, yağmur ormanları kayıplarını, karbon salınımının her geçen gün artmasını da umursamadı.  Ama ne yazık ki yol bitti. Yol bitti.  Kelebek etkisi diye bir şey olduğunu unutan aptal insanlık kartalların kanat çırpışını bile duyamadı. Ve işte sonunda olan oldu.

Hala Wuhan’da ortaya çıkan korona virüs nedeniyle Çinlilere lanet okuyan var. Oysa bu virüsün ortaya çıkması ve bu kadar yayılmasına sebep bilim adamlarına göre gezegen ısınırken, karada ve denizde yaşayan çeşitli türlerin sıcağın artan etkisi ile yer değiştirmesi ve normalde temas etmemesi gereken pek çok türün temas etmesi. Ayrıca ormansızlaşma nedeniyle hayvanların göç ederek yeni türlere temas etmesi ve böylece insanlığın da yeni patojenlerle tanışması demek. Bir yandan dünya nüfusundaki ve üretim faaliyetlerindeki hızlı artış da  doğal kaynakların azalmasına neden oluyor. Kim bilir bilemediğimiz birbirini tetikleyen daha ne kadar çok neden var bu felakette?

Ormanları talan ederken, “her şey insan için” derken, şimdi ne oldu acaba?😨 Nereden çıktı bu ölümcül ve yayılan üstelik gözümüzün bile görmediği virüs denilen şey. Herhalde Çinliler suçlu değil.

Valla, aklımızı başımıza alma zamanı. Ama akıl da gitmiş durumda. Bu felaketi görüp de hala umursamayanlar var. Bu daha da inanılmaz.😮 Yılbaşı için  otellerde rezervasyonlar yapılıyor dedi bir arkadaşım. Yok canım olamaz fake haberdir diye yazdım iletisinin altına. Aha! doğruymuş. Sonra duydum ki bir genelge ile yasaklanmış. Demek yasaklanmasa gidecekler eğlenecekler o bir türlü eğlendiremedikleri akılsız bedenlerini. Gerçekten inanılacak gibi değil.

Bu 2020’de sanki bildiğimiz dünyanın sonuna geldik. Afrika’da yeni bir virüsten bahsediyordu TV geçen gün. Ayrıca Kovid 19 mutasyona uğramış. Bu haberler ne kadar doğru bilemiyorum. Ama şurası gerçek ki mutasyona biz uğradık ve yeni bir dünyaya geçiyoruz. Eski dünya artık olmayacak. Bu geçiş döneminde tabii ki yine umut denilen şeye sıkı sıkı yapışmış durumdayız. Aşı. O da eğer aşı tutarsa. O kadar örselenmiş ruhlarımız ve karışan aklımız, neredeyse her gün bir ölüm çemberi içerisinde gittikçe daralan yüreklerimizle 2021”e girerken bir aşı umuduna sarılmaktan başka
çare kalmadı.

İşte bu günlerde “İyi yıllar” derken bütün tedirginliğime karışmış 2020 yılı hüzünlerimle yine de bir umutla geleceğe bakmamın bu dünya yolculuğunda olmazsa olmaz olduğunu hissederek ve bilerek güzel bir 2021 diliyorum. Gerçekten yeni bir yıl olsun. 🎍💖🆕🌚

“Yepyeni bir yıl.” Hepimiz için. Bütün bir dünya için.

                                                                                                Feride  Cihan Göktan

                                                                                                26 aralık 2020  

12 Aralık 2020 Cumartesi

Şu H.A.T meselesi?

            Şu H.A.T meselesi?  

Yine şimşekleri üzerime çektim. Ya ama ben böyleyim.🙄 Yakın arkadaşlarım bunu bilir ve beni böyle kabullenirler. Tabii ki bu nedenle bazıları sevmez. Ama yapılacak bi şey yok. Üstelik bu benim törpülenmiş halim. Hayat bana özellikle yakın çevremde olan bitene çoğunluk ne derse itiraz etmemem gerektiğini kafama yatmasa bile tartışmaya açmamın pek uygun olmadığını, açmadan neler kaybedecek olduğumu ve dolayısı ile sesimi bazen kısmam gerektiğini  kısmen de olsa öğretti. Ama genel konularda bunu pek başaramıyorum.

İki günden beri medyada bir Hasan Ali Toptaş /Pelin Buzluk/Leyla / Aslı Tohumcu/Bora Abdo / cinsel taciz /istismar konuları ayyuka çıktı. HAT diğerlerine göre daha meşhur olduğu için haliyle önde gidiyor.  Bütün gruplar da tartışılıyor medyada tartışılıyor. Zehra Çelenk’in yazısı dolaşıyor…  Valla, dün korkarak gözüme kestirdiğim bu kadar öfkeli bir çok insanın içinde beni daha iyi anlayacaklarını umduğum bir sanatsever gruba patladım. Ya siz sanatsever misiniz, yoksa sanatçı sever misiniz diye. Öyle ya Hasan Ali Toptaş’ın arkadaşı olursun, akrabası olursun, çok yakını olursun böyle bir adamı siler atarsın hayatından. İyi de sadece kitaplarını okuyorsun beğeniyorsun veya beğenmiyorsun. Mesela “Kuşlar Yasına Gideri”  okumuşsun. O kitabı niye cezalandırıyorsun şimdi? O kitap adamın kendisi değil ki… Onun eseri.  Bir bakıma çocuğu.  Şimdi hangimiz bir katilin çocuğuna da katil muamelesi yapalım diyebiliriz. Yayın evi anlaşmalarını durdurmuş, okurlar kitaplarını geri yolluyor. Bir  kitabının filme uyarlanması iptal edilmiş. Yani bütün hınç ve nefret adama değil de eserlerine boca edilmiş vaziyette. 

            Dün bir arkadaşım Hasan Ali Toptaş  edebiyatını eleştiren Taylan Kara’nın yazdığı bir eleştiri yazısını paylaşmış.  e dedim bu yazı yeni değil üstelik Taylan Kara asla bel altı yapmıyor sadece edebiyatını yine bir edebiyat dili ile eleştiriyor ki bu başka bir şey.

            Şimdi esas konu sanat ve sanat eseri. İkisini birbirinden ayırt edebilir miyiz? Etmemiz gerekir mi? Yoksa ikisi birbirinin içinde midir, ayırt edilemez bir bütün müdür? Esas konu bu…

            Ben kişisel olarak bana çok kızacaklar olacağını da bilerek söylemeliyim ki sanatçı ve sanatı farklı kılmak zorundayız. Buna zorunluyuz. Sadece sanat için değil bu bilim için de veya başka üretilen işler için de böyle. Şimdi hayran olduğunuz bir filmi veya devamlı dinlemek istediğiniz bir müziği düşünün. Bunların yaratıcıları hakkında ne biliyorsunuz? Özel hayatları hakkında ne biliyorsunuz?   Ayrıca yüz kızartıcı suçları olan birçok sanatçı ve bilim adamı var. Dediğim gibi bilmediklerimiz, duymadıklarımız, ortaya çıkmayanlar var. Sonuçta insan bunlar. İnsanlar kötü ve ahlaksız olabilir. Ahlaksız olan hiç kimse sanatçı olamaz veya tersi her sanatçı veya bilim adamı erdemli ve ahlaklıdır diye bir kural var mı? Bence sanatçı ve sanatını birbirinden ayırmak zorundayız. Her film öncesi yönetmenini araştıralım, her kitap okuma öncesi yazarını araştıralım belki o da🤢… Başa çıkılacak gibi değil? Zaten sanat çevrelerinde bilinen bir laftır: sanat eseri artık sanatçının değildir. Herkesindir. Herkes o eseri kendine göre değiştirir çünkü.

            Çok uzatmadan bu HAT ve Pelin Buzluk meselesinde ben de ne düşündüğümü söyleyeyim: (eksik kalmayayım)😊 Eğer Hasan Ali Toptaş özür dilemeseydi bu konuda aklımda acaba kalacaktı.  Ama o dilediği özür, kabahatinden büyük olmuş. Nasıl bir özür o?😡 Eril failliği anlayamamış. Yani bu yaşına gelmiş koskocaman bir adam olarak eril failliğin ne demek olduğunu bilmeyecek? Bunun için bir erkeğin geri zekâlı olması gerekir. Bu özür dileme şekli bana şunu düşündürdü: evet demek ki iddia edildiği gibi taciz öyküsü var. Hatta daha da tumturaklıları var onların da ortaya çıkmasından endişe ettiği için böyle telaşe ile saçma sapan bir özür diledi. İyi ki arkadaşım filan değil. Ayrıca mağdur için yargı yolu da açık.  Kişiler suçlu ise cezalandırılmalı. Bu sadece meşhur kişiler için değil herkes için aynı şey. Eğer yakını iseniz bu adamı hayatınızdan silip atın okuru iseniz imza günlerine gitmeyin. Muteber bir adam değilmiş deyin.  H.A.T’a haddini bildirin.🙄

Ama eserlerini neden cezalandırıyorsunuz?

Valla bana kızmayın. Herkes düşündüğünde serbest ben böyle düşünüyorum.  Bir şey daha söyleyeyim not olarak: Hasan Ali Toptaş okumadım. Kitaplarını arkadaşlarım arasında okumalarına çok güvendiğim beğenenler ve hiç beğenmeyenler var. O yüzden merak ediyorum beğenecek miyim beğenmeyecek miyim diye. Ne zamandır okuma listemdeydi. Bir okuyayım bakayım beğenecek miyim?                                                                                                                               

                                                                                                         Feride Cihan  Göktan                                                                                                                   12. 12. 2020   

                                                                                                      

6 Aralık 2020 Pazar

KORONA GÜNLÜKLERİ – 42 Aşılar ve Şaşılar

             KORONA GÜNLÜKLERİ – 42  Aşılar ve Şaşılar

Yazmadan olmayacak. Gerçekten tıkandığımı hissediyorum artık. Biraz rahatlamak için bi şeyler yazmak iyi geliyor insana.

Bu korona günleri neredeyse bu dünyaya geldiğimize geleceğimize pişman ettirecek düzeye geldi dayandı. Birçok insan için bu düzeyi aştığını da biliyorum. Gittikçe hızlanan hasta ve vefat sayıları, çember daraldı/daralıyor hissiyatı, ölüm korkusu, ne olacak bu işin sonu sıkıntısı… Korona dalgaları arka arkaya geliyor. Kaçıncı pik bu, bir tane daha gelecek mi, derken bir ışık belirdi. Bir umut. Aşı geldi geliyor. Hadi bakalım. İnşallah.  Ne olduğunu bile tam olarak anlayamadığımız bu tuhaf hastalığın aşısı inşallah tutar ve bu kâbus biter. Dört elle bu umuda sarılmak lazım de mi? Normal olan bu. Çünkü aşı sayesinde dünya bugüne kadar birçok felaketten temizlendi. Yoksa bulaşıcı hastalıklardan toplu ölünler oluyor sokaklarda ağzı yüzü çarpılmış kolu bacağı olmayan sakat insanlar dolaşıyordu. Yok, bütün bunların farkında olmayan, hiç bilmeden görmeden asırlardır biriken bilim verilerinin   üstünü bir kalemde çizen  "aşı karşıtları" var artık. Onlar yine türedi.😨

  Aşı olmayacağız diyenler ve Çin aşısı mı Alman aşısı mı kavgaları. Ülkede herkes bir anda doktor ve bilim adamı kesildi Güler misin ağlar mısın? Ağır trajediler ruh sağlığını korumak adına komedi döngüsüne giriyor ister istemez. Şaka gibi oluyor. Gülmeye başlıyorsun artık. Gel de gülme. Yani şimdi sokaktaki adam Messenger RNA aşısını tartışıyor. Genetiği ile oynatmazmış. Bu aşı nukleusunu keşfedecekmiş😂.  Oradan başka biri çıkıyor: çip takacaklar takip edecekler diyor. E velev ki çip taktılar seni adım adım takip ettiler zaten bu kafayla sonunda hastanede olacaksın. Çip takmaya ne gerek var, a salak. Yok Çin aşısı yaptırmazmış. Ona güvenmiyor çünkü. Milyarlarca dolara yatırımlar yapılmış, binlerce testlerden geçmiş, üstelik geleneksel bir aşı. Yani yıllardır denenmiş bir aşı cinsi. . Türk Tabipler Birliği okey diyor. Ülkenin sağlık bakanı ve bilim kurulu onaylamış. Bilim adamları tartışabilir. Olsun Ayşeler, Mehmetler, Yılmazlar onaylamıyor. Hatta Yılmaz’ın biri bilirkişi pozunda yazdığı alt alta tek satırlık yazılarından birinde;

“Maazallah bir sakatlık olursa

 “Çin’den kefen bezi alıyoruz, ucuza ceset torbası da geliyor hamdolsun” demiş.  Aşı olursanız ölebilirsiniz diyor kısaca.💀

    Bu yazıyı binlerce kişi okumuştur haliyle. Bir doktor arkadaşım da dayanamayıp çok kibarca bir mektup yazmış "Sayın Yılmaz Özdil" ile başlayan.  Bakın bu aşı konusu çok hassas. İnsanlığı kurtarıcı olabilir. Çaresiz bu zamanda biraz daha dikkatli olmak ve bu işi bilenlere bırakmak gerekir mealinden dediğim gibi çok kibar bir üslupla. (yazdığı mektubun orijinali Dr. Ceyhun Balcı’nın face sayfasında var)

     Aldığı cevabı izin aldığım için aynen aktarıyorum:

“Hoca, bu yazıyı aşı karşıtı olarak algıladıysan bence çok çalışmaktan asabın bozulmuş.” Yılmaz Özdil  

 Üsluba bakar mısınız? Hay Allahlım, yarabbi, gel de gülme bu trajik olaya şimdi. Ya kardeşim, sana bir hekim terbiyeli bir üslupla Sayın diye hitap ederek daha dikkatli olman gerektiğini yazmış. Nasıl bir cevap bu ? Ayrıca  o tek satırlarla yazdığı  hiçbir edebi ve hiçbir bilimsel yanı olmayan yazısına da  bu yazı aşı karşıtı  değil demiş ya.. Artık söylenecek bir söz bulamıyorum ben. (Bu aşı karşıtı değil dediği yazıyı da buraya koyayım belki benim gibi hiç Özdil okumayan varsa ibret için okur)

Dr. Ceyhun Balcı’nın   bu konuda blog yazısını da koyayım. Onu da okuyun. Özellikle bu aşı konusunda kafası karışık veya bulanık olanlar. Çok Sayın Yılmaz Özdil’in yazısı ile birlikte değerlendirsinler…Valla dünya trajikomik bir hale geldi. Ağlayıp gülmek arası gidip geliyoruz. Şurası kesin bence Korona çok eğleniyor. Baksanıza aşı olmam eğer olursam Bill Gate’s in kontrolüne  gireceğim diyenler varmış.  Bill Gates de kollarını açmış bekliyor bu garibanları. Silikon vadilerinde çalıştıracak.😂😂😂

Lütfen bu aşı olayına şaşı bakmayalım. Gerçekten yeter artık. 

                                                                                                         Feride Cihan Göktan                                                                                                                                    6 aralık 2020 

/https://www.sozcu.com.tr/2020/yazarlar/yilmaz-ozdil/cin-asisi-6152820/

https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2020/12/04/tiriska/?fbclid=IwAR3wExq30KiA_jgO5qbTW13IfJC3vyCYg3_omA1I5zrn5Eluh0OFg0VGiBQ                                                                                             
               
                                                                                                                     

                                                                                                            

29 Kasım 2020 Pazar

KORONA GÜNLÜĞÜ 41

 

Korona GÜNLÜĞÜ  41

41 Kere KORONA

Günlük yazmak kolay bi şey değilmiş valla. Bu sabah günlük yazanları düşündüm. Yıllar boyu yazanlar var hem edebiyat dünyasından hem de kişisel olarak. Mesela yakında sevgili dedemin günlüklerini temize çekip düzenleyeceğim. Ağlayarak okuduğum günlüklerini. Günlük yazmak için sabır, inat ve kararlılık gerekiyor zannedersem. Kendimce, korona günlüklerine başladım bu lanet hastalığın başlangıcında. Sonra gittikçe arası açılarak hatta son yazdığıma baktım neredeyse bir  ay olmuş. Yakın çevrem ve hatta şahsen tanımadığım face arkadaşlarım hani neden devam etmiyorsun, ne güzel okuyorduk, dedikleri halde. Oysa korona pik yaptı. Yazılacak çok şey var. En azından bu piki, bu şaşkınlığımızı, hatta biraz da çevremdekilerden gördüğüm kadarı ile kendimi de kast ederek moral olarak neredeyse dağılmaya başladığımızı yazmalıyım. Her gün bir meslektaşımızın vefat haberini alıyorum. Hastaneler hiç olmadığı kadar korona ile dolu. Ruhlarımız yorgun. En yakınlarımıza hasretiz. Bir yandan da ölüm korkusu. Kocaman bir çölün ortasında tek başımıza kalmış gibiyiz her birimiz.  Herkes birbirine sormaya başladı, ne olacak bu işin sonu, diye.

 Bir zamanlar böyle bir hastalığa inanmayanlar vardı. (Ben bile sanki biraz abartılıyor diyordum ilk zamanlar🙄) Ama kesinlikle kendilerinden çok emin ve çok biliyorlarmış gibi komplo olduğunu söyleyenler vardı ve onlar da ikiye ayrılmıştı. Bir kısmı evet böyle bir hastalık var ama doğal değil. (Bu tez tabii ki kesinlikle ret edilemez. Olasılık dahlinde. Aya çıkan, insan kopyalayan bir devirde neden olmasın?)  Ama diğer grup  toptan ret. Böyle bir hastalık yok. Siz uyduruyorsunuz. Satılmış Dünya Sağlık Örgütü. Doktorlar da maymun oldu diyenler. Bunun adı pandemi değil plan-demi diyenler. Üstelik bunları söyleyenler, çarşaf çarşaf yazanlar, cahil insanlar değil, aralarında yazar çizerler ve etraflarında hayranları olan popüler figürler var. Mesela bu sayfayı okuyanlar bilirler ortak arkadaşlarımız çok. İsmini de yazacağım.  Nermin Bezmen hanımefendi mesela. Tabii ki yalnız o değil Amerika Başkanı bile inanmadı.  E şimdi ne olacak bu işin sonu diye düşünüyorlardır etraflarından yakınları silindikçe.

Bu bir haftadır ikinci belki de üçüncü piki yaşıyoruz. Azgın dalgalar sahili vurmaya devam ediyor. Bizler gittikçe geri çekilip büzülüyoruz ama birbirimize hala yaklaşmadan birbirimizi sorgulayarak. Dalgalar kıyıyı vurmaya devam ediyor. Böyle giderse bu güvensizlik, birbirimizi anlamamakta ısrar etme, üstelik karalama… Ne olacak bu işin sonu? Şimdi de bir aşı tartışması aldı başını gidiyor. Yok Alman aşısı mı, yok Çin aşısı mı, yok Rus aşısı mı? Bilen bilmeyen herkes konuşuyor. Bi susun. Bu işi bilenler öne çıksın. Müsaade edin konuşsunlar. Gerekirse tartışsınlar. Onların seslerini duyalım. Bunu da kovid var mı yok mu tartışmasına döndürmeyelim.

Zor günlerden geçiyoruz. Zannedersem o yüzden içimden korona günlüklerine devam etmek gelmiyor. Oysa o kadar çok şey oluyor ki. Bazılarını unutacağız. İnşallah bütün bu günler daha çok tahribat yapmadan geçer gider. Belki de hiç yazamamak lazım bu kötü günleri kayıt altına almamak için. Çünkü insan hafızası kötüyü silmeye programlanmıştır genelde.

İyi günler görelim. 🌞

                                                                                                         



                  Feride Cihan Göktan

                      29 kasım 2020 

                                                                 not. dünya  korona haritası günceldir.                  

21 Kasım 2020 Cumartesi

OLAY DİZİ: “BİR BAŞKADIR”

 

OLAY DİZİ: “BİR BAŞKADIR”

Bir Başkadır. Bitti. Hiçbir yorum okumadan ben de bir şeyler yazayım bu “olay” hakkında. Olay diyorum çünkü olay oldu bu dizi. Herkes bunu konuşuyor. Koronayı bile geçti desem yeridir. Baktım ben “olaya” çok Fransız kaldım🤔. Hemen bir Netflix üyeliği. Arkasından otur izle. Sekiz bölüm. Ne zamandır ilk defa böyle oturup dizi seyrediyorum. İlk bölümü seyrederken bazı saçmalıklar battı hemen gözüme. Ne yani, psikiyatrist Peri Türkiye’de ihtisas yapmış ve bir devlet hastanesinde poliklinik yapıyor ama bir danışanının örtülü olması nedeniyle başka bir psikiyatriste gidecek kadar tepkisel ve yabancılaşmış. Yani Türkiye’de ihtisas yapmış yüzlerce hasta görmüş bir psikiyatrist için bu olası bir durum değil gibi. Ama bu bir film ve bazı şeyleri anlatmak için abartmak gerekebilir, diyebilirsiniz. Evet doğru ama o zaman da hani o “kült” dediğimiz üstünde defalarca konuştuğumuz tekrar tekrar seyrettiğimiz dizilerden veya filmlerden olmuyor. Daha sıradanlaşıyor. Şimdi bu yazdıklarımı ilk bölümü seyrederken düşünmüştüm. Diğer bölümleri de seyredip bitirdiğimde bana göre tamam öyle çıtası çok yüksek değil hatta sıradan diyebilirim ama başarılı bir dizi seyretmiş olduğumu söylemeliyim. Genel olarak başarılı ve güzel. Neden? İlk önce bir Türkiye’de günlük hayatta yaşadığımız sosyoekonomik ve sosyokültürel farklılıkların altını kalınca çiziyor. İlk bölümde bu farklılığı sanki mütedeyyin kesimin olumlanması gibi algıladım ya da ben de önyargıyla seyrettim orasını bilemiyorum çünkü bir film seyrederken toplumsal veya kişisel bilinçaltımız da çok etkili. Ama daha sonraki yedi bölümde hiç öyle olmadığını buraya yazmalıyım. Yönetmen toplumdaki bu farklılıkların altını çizerken her iki tarafında eksiklerini, insani zaaflarını, hayata tutunma çabalarını ve derin yaralarını ve tabii ki çatışmalarını anlatmayı başarmış bence. Yani filmin senaryosu Türkiye’deki sosyokültürel ve sosyoekonomik farklılığı bir şablon şeklinde ikiye ayırıp kaba hatlarıyla anlatmış. Herhangi bir tarafı yukarı çekmeden haklı çıkarmadan sadece insanlık hallerinden bahsetmiş. Dizideki olaylar hep bu klişe farklılık üzerinde ve şablonlarla gelişiyor. Tabii ki gerçek hayat daha zengin, daha derin, daha karmaşık.  Dini inançları olan herkes cahil, yoksul, çaresiz değil. Veya Türkiye’de modern diye kabaca tanımlanan insanların hepsi zengin, kültürlü ve bunalım içinde değil. Dediğim gibi kabaca ikiye ayırıp yine klişelerle anlatmış. Ama güzel anlatmış. Bu bir başarı. İlgiyle sonuna kadar seyrediliyor. Ancak filmin sonunu pek beğenmediğimi söylemeliyim. Filmin bütününe göre oldukça zayıf kalmış bana göre.

Bir filmin senaryosu kadar oyuncular önemli tabii ki. Oyuncular bence mükemmel. On numara beş yıldız🌞 dediklerinden. Meryem karakteri ve valla hiç ayıramayacağım diğer hepsinin o küçük çocuklar dahil  performansları çok iyi. Sadece Hoca’nın uzamış duygusallığı biraz yavan geldi bana. Müzik seçimleri bir harika. Ayrıca Ferdi Özbeğen sürpriz gibi olmuş.

            Dizide güzel diyaloglar ve ayrıca hepimizin birbirimizi tarif ederken sık kullandığımız tanımlamalara vurgular var. Mesela “totale hitap etmek”. Buraya bir kahkaha emojisi koymalıyım. 😂Çünkü genelde herkes kendini tarif ederken diğerlerini total olarak tarifler. Mesela benim Netflix’e aniden üye olmamı kızım, “ay herkesin seyrettiği yayın. Ne işin var orada, dedi. Oysa Netfliks seyreden de seyretmeyenleri “total” olarak görüyor. Bir iletide de bu dizi totale yönelik mi 😀diye vurucu bir soru gördüm. Hadi bu soruya şimdi cevap verelim. Evet bu kadar olay olduğuna göre ve herkes bunu konuştuğuna göre evet bu dizi totale yönelik.  Ama işte asla kendimi ayırarak veya diğerlerini küçümseyerek değil totali gerçek anlamıyla söylüyorum. Bayıla bayıla seyrettim.

                                                                                           Feride Cihan Göktan/ 22 kasım 2020                                                                                                                                                         

 Not. Şimdi diğer yazılan yorumları okuyayım. (Hiçbir etki altında kalmayayım diye önce okumamıştım) Neler yazmışlar ve bu yazının altına neler yazılacak merak ediyorum. Hepsini keyifle okuyacağım.  Neyse artık bu olaya “Fransız” değilim, ben de içindeyim. Geç kalmadan da yayınlıyayım bari...😏

 

20 Kasım 2020 Cuma

DENİZ MARULU

        BOSTANLI SAHİLİNDE DENİZDE MARU TARLASI VAR 


        Dün güzel bir hava vardı sabah 10 civarında. Sahilden yürümek zevkli olabilir diye düşündüğümden dönüş yolunu öyle ayarladım. Yürüyorum tabii ki denize bakarak. Aman Allah’ım gözlerime inanamadım. Bakıyorum bakıyorum hala inanamıyorum. Deniz yemyeşil sanki tonlarca brokoliyi denize dökmüşler gibi. Bütün brokoliler suyun yüzeyinde hiç hareketsiz öyle duruyor.  Balçıkla karışmış otsu bir yeşillik. Daha uzakta denizin mavisini görüyorsunuz ama gördüğünüz her şey donmuş kalmış ve milimetrik bir hareket yok. Dümdüz bir yeşil, çamurumsu, üstü brokoli tarlası gibi yer yer kabarık ve ortada bir voleybol topu ve iki kuru dal da o hareketsiz denizimsi şeyin üzerinde dallanmış kurumuş bir ağaç gibi duruyor. Devasa bir fotoğraf veya tablo gibi. Panik oldum haliyle. Etraftaki insanlara bakıyorum hiç benim gibi durup da bakan, şaşırmış görünen yok. Denize bakmadan mı yürüyorlar diye düşünerek ve bu görüntüden hafifçe ürpererek devam ettim yoluma sahil boyunca …

O arada bir arkadaşıma canhıraş telefon ettiğimi de söylemeliyim. Ya bu ne? Denizi gördün mü? Deprem nedeniyle mi bu böyle acayip olmuş diye. Kovid, deprem ve şimdi de bu denizin ürkütücü görüntüsü.   Arkadaşım telefonda yok, depremle filan alakası yok. Geçen sene bu zamanlarda da böyle olmuştu dedi. Ama niye olduğunu o da bilemedi.
Bu tuhaf görüntünün nedeni meğerse İzmir arıtma tesislerinin (Büyük Kanal) tam olarak çalışmaması nedeni ile denize verilen besince zengin atıklar bu görüntüye sebep oluyormuş. Adı da Deniz Marulu. Ben brokoliye benzetmiştim.

Atık. Güzel masmavi kıpırtılı denizin eli ayağını bağlayıp dondurulmuş bir görüntüye dönüştürmüş. Çamurumsu bir yeşil. Hiç hareketsiz. Pis bir marul tarlası gibi. Ortasında da kuru bir dal. Öylece saplanmış duruyor. Neyse ki zararlı bir atık değil gübre niyetine kullanılıyormuş. Öyle okudum bir kaç yerde. Anladığım kadarı ile pis bir atık değil. Bu kadar pis atık dolmuş bir dünyada bu görüntü ilk gördüğümde  ne kadar endişelendirmişti beni.. Cahillik işte 😂

                                                Feride Cihan Göktan

                                                    19 kasım 2020                                                                           

   not. deniz marulu(ulva lactuca) hakkında

 https://www.birgun.net/haber/izmir-korfezi-ni-deniz-marullari-basti-235917  Ege Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Gamze Turan, su yüzeyinde oluşan yosun türünün “ulva” denilen deniz marulu olduğunu belirterek, hava şartları nedeniyle bu bölgede toplanmış olabileceğini ifade etti.

Turan, Deniz marullarının zararlı bir tür olmadığını aktardı. “Sudaki azotun ve fosfatın artması deniz marulları üzerinde gübre etkisi yaparak çoğalmasına neden olur. Deniz marulu dediğimiz deniz yosunları kesinlikle zararlı türler değillerdir. Aksine insan gıdasından hayvan gıdasına, gübreden biyogaz, ilaç, selüloz eldesine pek çok sanayi tarafından kullanılan ekonomik değerleri olan türlerdir. Bunlar, denizdeki azot ve fosfatı tutarlar. Eğer bunları denizden çıkarırsanız suyu da temizlemiş olursunuz.”                                                                                               

 


15 Kasım 2020 Pazar

 

Yürümek Güzeldir / Çamlık -Şirince Yürüyüşü    

Bu geçmiş cumartesi günü yani bu korona günlerinde üstelik deprem hüznünün kara bulut gibi üstümüze çöktüğü bu günlerde biraz ışık aramak için gittim bu yürüyüşe. Çamlık/ Şirince arası. Yürümek böyle zamanlarda iyi gelir.  Hiçbir şey düşünmeksizin sadece doğayı seyrederek ve hatta yorulurcasına yürümek. Uzun uzun yürümek sanki o daralan içinizdeki şeyi genişletecekmiş gibi umuyorsunuz. Nitekim de öyle oldu. Neredeyse kocaman bir gün saat 8 akşam 5 arası bu kovid ve deprem hasarlı zihin mahkumiyetinin dışına çıkma sevincini yaşadım. Mis gibi bir hava, sonbahar renkleriyle bezeli bir tabiat, sessizlik, engebesiz bir parkur. Yürüyüş arkadaşım, evet dedi istediğim bu, sadece huzur. Haklıydı. Bugünlerde en çok ihtiyaç duyduğumuz şey huzur. Yaklaşık dört saatlik bir yürüyüş yaptık. Ortalama 20km. Vücut ve ruh o kadar istemiş ki yorgunluk bile duymadım hiç. Bıraksanız dört saat daha yürüyebilirdim.😀


Çamlık’tan Şirince’ye olan yürüyüş güzergahı oldukça rahat bir yol. Yani yürüme ile ilgili ciddi bir problem yoksa herkes yürüyebilir. Yolculuk enfes manzaralar  eşliğinde geçiyor. Çam ormanları içerisinde sonbahar renkleri ile çevrelenmiş olarak yürüyorsunuz. Ayrıca uzaklarda bir yerlerden dağların size eşlik etmesi ve hatta dağların ötesini bile görüyor gibi olmanız da harika bir duygu. Bazen buradan denizi bile görebilirsiniz dedi rehberimiz Yusuf Bey.  Bu sefer görünmese de Efes Antik kentine çok uzaklardan bakınca denizi de  görüyor gibi oldum.

Bu güzel günde tarihi ve coğrafi bilgilerden çok sadece görselin atmosferine teslim olmak daha iyi geldi. Çam ormanlarının arasında ilerlerlerken gözlerimizi dolduran renkler muhteşemdi. Yeşil, kırmızı ve sarı. Bu üç rengin çeşitli tonları ve karışımları. Armut kırmızısı ve ceviz ağacı sarısı. Tabii ki dağ çileği, incir, üzüm tadımları da var. “Dalında kurumuş üzüm” diye bir şey varmış mesela. İlk defa duydum ve ilk defa tattım. Harikaydı.

İşte bu keyifli yaklaşık 20km.lik yürüyüş Şirince’de çay/kahve molası ile noktalandı. Güzel bir rotaydı. Bu kovid günlerinde ilaç gibi geldi.

Şehir her zamanki gibi trafik sıkışıklığı ile karşıladı bizi. Bayraklı’nın ve Bornova’nın deprem damgalı hüzünlü yollarından geçtik yine.

Hayat devam ediyordu.

Bu kısa soluklanma için Ebruli Tur’a ve rehber Yusuf  Bey’e teşekkür  ederim.

                                                                                                                        Feride Cihan Göktan                                                            15 kasım 2020



not. bu rota hakkında ilgilenenler için detaylı bir yazıyı da ekte sunuyorum. 

http://dagakactim.blogspot.com/2015/01/camlik-sirince-yuruyusu.html                                                                                                                          

2 Kasım 2020 Pazartesi

KORONA GÜNLÜKLERİ 40 😥

      30 ekim 2020/ 14.51 ve Kedi Sessizliği 


         Neler oluyor bile diyemiyorum artık. Hiçbir şey söylemek veya bir şey sormak veya yazmak gelmiyor içimden. Bu hüzün denizinde suskun ve sessiz öyle kalakalmak istiyor insan. Hiç kıpırdamadan. Sanki kıpırdayınca bir şeyler söyleyince yine kötü ve tuhaf bir şeyler olacak gibi. Neredeyse bir yıla varacak korona kara bulutlarına üç gündür bir de deprem felaketi eklendi. Medya dört bir koldan aylardır ölüm haberleri veriyor. Daha bugün yeni covid ölümleri paylaşılmış İzmir Tabip Odası sayfasında. Ayrıca yine bir hekim arkadaşımız yoğun bakımda. İki günden beri enkaz altında kalanlar. Arama kurtarma ekipleri. Ölüm ilanları. Feyste hep aynı cümle “Başınız sağ olsun. Başımız sağ olsun. Allah rahmet eylesin” Ölüm kol geziyor. Ölümün herkesi hepimizi bu kadar yakın  markaja  aldığını  hiç hatırlamıyorum. Zaten insan artık iyiyim bile demeye utanıyor ve ayrıca iyi olmaya da imkân yok bu hüzün kazanı böyle kaynarken. Mutlaka bir yerlerin yanıyor.



            Benim Marla’nın (daha doğrusu kızımın kedisi ama artık mecburen benim Maria’m oldu yıllardır birlikte yaşadığımızdan.) son bir haftadır bir huzursuzluğu vardı. Normalde yanımdan hiç ayrılmayan ben neredeysem orada olan Marla bu son bir haftadır hiçbir şekilde yanıma gelmiyor devamlı aynı yerde Tuğçe’nin yatağının üzerinde oturur pozisyonda bütün gününü geçiriyordu. Hasta filan mı diye çok endişelendim. Sonra yardımcım ve kız kardeşimle Maria’nın Tuğçe’yi özlediği konusunda hemfikir olduk. Belki de artık yaşlandı hayattan yavaş yavaş çekiliyor gibi duygusal ve felsefi yorumlarda bulundum. Hani dünyanın gidişatını hissediyor desem o zaman neredeyse bir yıldır böyle olması gerek. Sadece son bir haftadır böyle tuhaf. 30 Ekim saat 14.51 de kız kardeşimle balkonda sohbet ederken Marla yine içeride aynı yerinde sessizce otururken yer aşağıdan vurdu. Ben dondum kaldım. Kız kardeşim sadece “Allah’ım bize yardım et” diye devamlı aynı cümleyi tekrarlıyordu. İlk saniyeler depremin geçeceğini düşünmüş olduğumdan olsa gerek ardından gelen gümbürtüyle ve sarsıntının ikinci bir ivme kazanmasıyla ben tamamıyla kaskatı  kalmıştım.. O an aklımdan geçenler o donuk zihniyetim içinde çok yakın çevremizde bir yerlerin haritadan silinmiş olacağıydı. Kardeşim hala yüzümün aldığı şekli unutamadığını söylüyor gözümüm sadece akını görebilmiş. Korkudan ters dönmüş gözlerimle yine de koşturup Marla’ya baktım. Bir haftadan beri takındığı suskun bilge tavrıyla aynı yerinde oturuyordu. Kedi sessizliği.

        Şimdi çok merak ediyorum. Marla’nın bu bir haftadır sessiz ve yalnız duruşu depremin şiddetinden haberdar olmasından olabilir mi? Çünkü sarsıntı sonrası eski normal yaşantısına döndü. Yine ben nereye gidersem orada. Çağırdığım zaman yanıma geliyor kendini sevdiriyor. Google araştırmamda büyük depremler öncesinde kedilerin huzursuz olduğu ve farklı davranışlar sergiledikleri ve bu konuda Çinlilerin araştırmaları olduğunu öğrendim. Teori düzeyindeki bu araştırmalarında yeryüzü vibrasyonlarını çok önceden duydukları veya depremden günlerce öncesi havaya salınan gazları hissettikleri yazıyor. Marla’nın sessizliğinin nedeni bu olsa gerek.

             Ben de sessizleştim. Benim sessizliğim bu felaketlerle dolu hareketliliğin yatışması hissiyatı  ile ilgili olabilir. Neler oluyor sorusuna cevap bulamayacağım kadar karmaşa içinde hissediyorum kendimi. Vatsup gruplarımın birisinden enkaz altındaki yakınlarının canlı veya cansız bedenlerine ulaşıldı ulaşılmadı haberlerini veren sevdiğim insanlar   bir diğer arkadaş grubumda yazının başında belirttiğim yoğun bakımdaki bir hekim arkadaşımızın  ne yazık ki korona nedeni ile kaybettiğimiz haberi. Bu kadar yükü nasıl kaldıracağız bilemiyorum.

            Sessizce beklemekten ve sakin olmaktan başka çare yok sanırım.

                                                                                                                    Feride Cihan Göktan

                                                                                                                     2. kasım .2020

18 Ekim 2020 Pazar

Bir Kitap Bir Afrika Bir Deniz


 Bir Kitap Bir Afrika Bir Deniz 

Afrika’da Bir Deniz.  Deniz Arslan tarafından yazılmış serüvene yelken açan bir kitap. Serüven deyince aklınıza kurgusal bir metin geliyor değil mi?  Hatta fantastik bile olabilir bu kelimenin sizde çağrıştırdığı.. Yeknesak hayatlarımıza çok cazip gelen bir kelime.😍

Dr. Deniz Arslan kendi hekimlik hayatının rutininden çıkmak için gerçek bir serüvene koşturmuş ve sonra da bu kitabı yazmış. Sağlık Bakanlığı’nın gönüllü olarak görevlendirdiği ekiple Somali’ye gitmiş. Ne macera ama...

Kitabı okumaya başlayınca zaten bitiriyorsunuz. O kadar akıcı. Afrika’nın sürprizleri Deniz Arslan’ın kaleminde iyice hareketlenmiş yer yer kahkahalarla gülüyor bazen de yüzünüzdeki çizgiler derinleşiyor. Afrika..😮.  Çoğumuzun bilmediği kulaktan dolma üç beş bilgimizin olduğu kocaman bir yeryüzü parçası. Yazar oldukça ayrıntılı bilgiler de vermiş üstelik birinci elden. Kendi gördükleri, yaşadıkları, düşündükleri.  

Mesela ben kitaba başlamadan hemen haritayı açıp bir baktım: Somali’ye ve başkentine.  Sonra yazarla birlikte bir yolculuğa çıktım. Siz de benim gibi önce bir haritaya bakın ve sonra bu maceraya katılın. Okuyarak çok keyifli bir yolculuk oluyor. Orası kesin. Çünkü bu okuma yolculuğunda hiçbir risk de yok. Hatta insanın riskleri göze alıp gerçekten gidesi geliyor doktor arkadaşım gibi.

Ben de Bir Afrika şiiri buldum. Buraya ekleyeyim:  


BİR GEMİCİ TÜRKÜSÜ

Rüzgâr,
yıldızlar

ve su.
Bir Afrika rüyasının uykusu
                           düşmüş dalgalara.
Işıltılı, kara
bir yelken gibi ince
direğinde geminin.
Geçmekteyiz içinden
bir sayısız
bir uçsuz bucaksız yıldızlar âleminin.

                                              Nazım Hikmet

 

17 Eylül 2020 Perşembe

KORONA GÜNLÜKLERİ 39 / ÖZEL

           Korona GÜNLÜKLERİ  39 / ÖZEL 

Doğumdan ölüme kadar olan  akışa  hayat diyoruz.  Bu akışta bir sürü şeye ihtiyacımız var ama en önemlisi sağlık. Sağlık olmazsa akış yavaşlar, yoldan çıkar veya akış durur. İşte pandemi sırasında bu akış yavaşladı, yön değiştirdi bazen de kesildi. Korkunç bir durum. Dünyanın her yerinde aynı anda deprem veya kasırga olduğunu düşünün. Üstelik de bu deprem ve kasırga gibi bir şekilde sonlanacak değil, süreğen bir durum. Hız kesmeden devam ediyor.  Bu felakette yani korona ile insan yaşamı arasında siper olanlar, en önde savaşanlar kimler? Bütün güçleri ile fiziksel ve zihinsel olarak mesai saati filan bilmeden gece gündüz çalışanlar kimler? Bugün bir devlet adamının veya herhangi bir vatandaşın başı ağrıdığında ateşi yükseldiğinde aklına önce kim geliyor ve nereye gidiyor?

Hekimlik kutsal bir meslektir. Olmazsa olmazdır. Hayatın akışında her bir şeyin yerine bir şey koyabilirsiniz. Ama sağlığınızın yerine bir şey koyamazsınız.  Hekimler sağlığınızın bekçileridir. Bu bekçilerin sayısına gelince 2017 verilerine göre resmi rakamları veriyorum: her 100.000 kişiye 187 hekim (bu hekimlerin içinde bütün branş hekimleri ve aile hekimleri var) mesela kovid nedeni ile bozulan ruh sağlığımız için yüz bin kişiye sadece 2 psikiyatrist düşüyor. Bu pandemi de en çok ihtiyacımız olan Göğüs hastalıkları ve İntaniye hekimleri de benzer rakamlardadır. Bir aile hekimine düşen hasta sayısı yine resmi rakamlara göre 4000. Şimdi lütfen bu sayıları tekrar okuyun ve bir kez de pandemi felaketini tekrar düşünün. Ve ne yazık ki  sayıca az olduklarından hem toplum hem otorite tarafından bir mücevher gibi korunması kollanması gereken bu insanlar yalnız  bırakıldılar ve hiç de hak etmedikleri şekilde dayak, tokat, hakaret ile karşılaştılar hep…. Ve öldüler. Ve öldüler. Daha da ötesi yok. Bakın bu korona dönemimde ölen doktor ve sağlıkçı sayısı üç gün öncesi rakamları ile 39 u hekim 90 sağlık çalışanı . Sayın Sağlık Bakanının kendi ifadesi ile sağlık kuruluşlarımızda virüsün bulaşmasından kaçamayan 30.000 sağlık personeli var.😪

             Bugün Perşembe ve saat 12.30 da ölen doktorlar ve sağlık personeli için saygı duruşu vardı. Sağlıkçılar kendi yaslarını kendileri tuttular.😥 Biliyorum her vicdan sahibi vatandaşımız can siperane çalışan bu hekim arkadaşlarımızın yanındadır. Bunu biliyorum.

Bakın bir hekim arkadaşımız güzel sesiyle, güzel sesinin içine biraz göz yaşı biraz sitem biraz sabır katarak bu kovid günlerinde ne söylemek gelmiş içinden? Açın dinleyin.

https://www.youtube.com/watch?v=K63517Bjrxw&feature=youtu.be&fbclid=IwAR0A9Elmv-CUsF6s-i9KWvpTHbAHOdpWe5QAs8a57QYj5kGs2sG8vYIQW6I

#TTBninYanındayız                                                                          

                                                                                                   Feride Cihan Göktan 

                                                                                                   17. 9. 2020 


                                                                                                  

15 Eylül 2020 Salı

KORONA GÜNLÜKLERİ 38

      
        KORONA GÜNLÜKLERİ 38 
        Korona günlerinde Antalya yolculuğu / 2 günlük yoga keyfi. Kulağa tuhaf geliyor değil mi? Ne işimiz var otur evinde korona kol geziyor. Evet gerçekten öyle. Kız kardeşim, sakın kimse duymasın böyle bir delilik yaptığını, dedi. İyi de canım ben her türlü önlemi almışım üstelik uçağa filan binmeden kara yolu ile yedi saatlik o yolu göze almışım. Maskeli, mesafeli ve abartılı hijyen. Yoga dersi zaten açık havada ve açık mesafeli. E daha ne olsun? Hastaneden daha riskli değil (gerçi bir aydır izinliyim, hastane riski şu an yok) Sonuçta ne kadar önlem alırsan al tabii ki bir risk var. Evde otur otur nereye kadar? Böyle düşünerek oldukça tedbirli yine de çok tedirgin yola çıktım. Karar verdim gideceğim. Aslında Korona ile flört etmek bu. İnşallah herhangi bir problemsiz atlatırım bu küçük macerayı. 
        Tabii ki Akdeniz’i görünce ve de o insanı hiç ürkütmeyen sakin uysal denizine girince bütün endişeleriniz yok oluyor. Her şey. Bütün zihniniz bu deniz kadar duru, ruhunuz etraftaki dağların duruşu gibi dingin oluveriyor. Akdeniz insanı çocuklaştırıyor gibi. Kendimi küçük bir kız çocuğu gibi hissettim onu görünce. Korona filan yok artık aklımda. İşte böyle Adrasan koyunda yarı bedenim suyun içinde kendimden geçmiş keyifle uzaklara bakarken arkadaşım canhıraş bağırdı: bak! savaş gemileri... Kocaman, gri renkli, kasvetli, soğuk görünümlü çelikten kütle güzel Akdeniz’in üzerine oturmuş. Bunu görünce o küçük mutlu kız hemen değişerek kavgalı, savaşlı, koronalı bir dünyanın kaygılı bir erişkini oldu. Bu savaş gemileri karşısında denize girmek korona tedirginliğinden daha da kötü hissettiriyor insana. Sadece “savaş” kelimesinin telaffuz edilmesi bile yetiyor buna. Savaş, korona ve hayatımızdaki belirsizlikleri en azından bir iki saat için Olympos’un yeşil/ mavi bir atmosferinde yoga seansı ile unutmak tabii ki yine iyi geldi. Pansuman tedavisine alışmış ruhlarımız için. Evet gerçekten yoga seansı sırasında onu düşündüm. Modern dünya insanının yorgun ve incinmiş ruhları için güzel bir tedavi yoga ve benzer aktiviteler. O nedenle bütün dünyada hızla yayılıyor. 
        Hadi gece de Olympos ve Çıralı sahiline inelim de Antalya'nın güzelliğini biraz daha görelim dedik. Ne mümkün! Bütün sahil kapalı. Kuş uçurtmuyorlar. Belediye görevlileri ellerinde büyük projektörler ile yüzünüze ışık tutarak kovalıyorlar sahil bandından. Meğerse Caretta Carettaların yavrulama dönemi nedeniyle tüm kıyı şeridi gece sabaha kadar baştan başa tamamıyla yasaklanmış. Tabii ki deniz kaplumbağalarının yumurtalarını korumak için gösterilen bu hassasiyet çok memnuniyet verici. Hatta her şeyi unutup ben kendimi bir anda İsveç'te filan zannettim. O kadar yani.😀 Akdeniz kıyılarında caretta carettaların bu titizlikle korunması beni yine çocukluk sevincime boğmuşken bir anda içimin tuhaf bir şekilde burkulduğunu hissettim. Caretta Carettaları çok kıskandığımı söyledim arkadaşlarıma hüzünle.😥 Yüzüme baktılar. Evet dedim birçok doktor ve sağlık çalışanı özensizlik dikkatsizlik korunmasızlık yüzünden hastalandılar ve ne yazık ki öldüler. Keşke Caretta Carettaları bu kadar titizlikle korudukları gibi sağlıkçıları da korusalardı bu korona günlerinde. 


  Ah! dedim ah içim burkularak, Akdeniz kıyılarında Caretta Caretta olm
ak varmış.




27 Ağustos 2020 Perşembe

KORONA GÜNLÜKLERİ 37

 KORONA GÜNLÜKLERİ  37

Yazmasaydım çıldırırdım demiş Sait Faik o müthiş yazma tutkusu ile… Yazmasaydım delirirdim. Yazmasaydım çıldırırdım. Bugün bu müthiş sözü düşündüm ve Sait Faik’i hayal etmeye çalıştım kafamda. Sonra da kendimin bugünlerdeki yazı ile arama koyduğum mesafeyi. Sanki bana da tam tersine yazarsam çıldıracağım gibi gelmeye başladı, İki üç arkadaşım neden korona günlüklerine devam etmiyorsun ne güzel okuyorduk hadi yaz diye istekte bulundular, sağ olsunlar. Ama inanınki içimden korona günlükleri yazmak hiç gelmiyor artık. Sanki yazarsam çıldıracağım gibi hissetmeye başladım .  

            Öyle bir girdaba girdik ki. Belirsizlik, kötücül beklentiler, sanki çıkış yok gibi bir tünelin içindeyiz. Basında tecavüz, bıçaklama, kadın cinayetleri yani hiç bitmeyecekmiş gibi duran şiddet gırla gidiyor. Her gün duyuyoruz. Her gün kahroluyoruz ve en kötüsü her gün biraz daha alışıyoruz. Hatta bir arkadaşım öfke ile şunu yazmış face iletisine: Bu ülkede sadece istediği kötülüğü yapıp sonra da birileri tarafından kollanan kişiler özgürdür. Tecavüzcüler, sapıklar ve katillerNasıl bir umutsuzca kahredici bir kabullenişle yazmış!

Daha iki gün önce Giresun/ Dereli faciası. O neydi öyle? TV’de seyrederken kaskatı kalmışım. Adam bağırıyor:

” Aaa!  Aaa!  Dere geliyor, Bakın, bakın arabalar gidiyor ya…  Bir  ara  bir çocuk  gördüm direğe sarılmıştı sonra direk de yoktu çocuk da.”

 Kaybolanlar, ölü bedenler, kadavra köpekleri… Su en azgın hali ile bütün şehri önüne katıp sürükledi.  Bu manzaralar nasıl seyredilir, nasıl yazılır? Biraz daha seyretsem veya yazsam delirebilirim gibi. Spiker devam ediyor mecburen en soğuk sesi ile. Normal bir şey söylüyormuş gibi. “Sayın Devlet bakanımız, İç İşleri Bakanımız, Şehircilik Bakanımız bölgeye ulaştılar. Halkın yanındalar ve incelemeleri devam ediyor” 

Giden gitti.😪 Giden gitti. Yıkılan yıkıldı.😪 Yutkunuyorum.

Korona da tüm hızı ile hatta daha da hızlanmış gibi  devam ediyor. Hekim arkadaşlarımız ölmeye devam. Şu son bir haftadır arka arkaya vefat eden hekimlerin isimleri ve fotoğrafları devamlı ekranlarda, paylaşım gruplarında dönüp duruyor. Ne oluyoruz? Yeni korona virüs ile ilk günlere nazaran daha iyi savaşıyoruz diye düşünmemiz gerekirken ne oluyoruz ? Yine yenilgi. Hekimler birer birer ölüyor. Bir hekim arkadaşım face paylaşımında Nazım Hikmet’in şiirini bu korona günlerine atfen derin bir üzüntü ile paylaşmış:

beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,

hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,

hem de en güzel en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde."

Tam bu şiiri kahrolarak okurken bir başkası da kovid şehidi bir doktorun  inanılmaz güzel ses bandını paylaşmış. İşte böyle söylerdi diye. Kahroldum dinlerken. Ben de burada paylaşacağım iznini almadan. https://www.facebook.com/563498727/videos/10158564259398728/?id=563498727

 Belki de işte çıldırıyorum. İznini almadan yapmamam gereken bir şeyi yapıyorum ama bu güzel genç sesin hiç de böyle bir ölümü hak etmediğini herkes duysun istiyorum. Bu ses kaldı geriye. Sesler ve fotoğrafları 




Dedim ya yazdıkça deliriyorum gibi. Gerçeklerin bütün o yaratılan distopyalardan, yazılan en trajik kurgulardan daha korkunç  olduğu  hepimizin gözlerinin önünde devam ediyor. Daha ne kadar devam edecek? Bizler daha ne kadar izleyebileceğiz? Nereye kadar?

Her yerde anonslar bangır bangır bağırıyor: “yeni normal kısıtlanmış sosyal yaşam” “yeni normal kısıtlı sosyal yaşam" Daha geçen gün bir dede torununa aşkla sarılmak istedi her şeyi unutmuş eski bir alışkanlıkla. Neredeyse üç yaşında velet, hayır lütfen aramızda kovid var görmüyor musun diye kendini geriye çekti dedesinin tutkusuna inat buz gibi bir soğuk ifade ile. .

Yok yok gerçekten daha yazarsam... yok olmayacak.😪 Ben en iyisi kurgu filan yazayım. Trajik bile olsa en azından gerçek değil. Gerçek olmadığını bildiğim şeyler yazayım. Başka türlü olmayacak..                                

                                                                                    Feride Cihan Göktan

                                                                                     27.8.2020