Feci'nin Blogu

10 Ekim 2026 Cumartesi

SEK SEK OKUMA NOTLARI 1

 


SEK SEK  OKUMA  NOTLARI 1.

Sek Sek’e atlayarak zıplayarak kısaca “sekerek” başladık. Ama ne başlangıçtı!  Şak diye kitabın ortasından başlamanın verdiği huzursuzluğa bir de anlaşılması güç bir paragrafla girişince, daha önce yazarın iki üç kitabını okumuş olsanız bile bir tedirginlik ve bir Cortazar yabancılığı çekiyorsunuz.  Neyse ki grup olarak okunduğundan olacak kitapta ileri ve geri gitmek yani gerçekten sek sek oynar gibi devam etmek gittikçe eğlenceli bir hal alacak gibi.  Şimdi şu sayfaya gidiyoruz. Hop geri dönüyoruz.  Tekrar ileriye neredeyse kitabın sonuna koşturuyoruz. Sonra tekrar geri…

İlk başlangıç 73. bölüm şöyle başladı:  ”Bizi kim kurtaracak bu rezillikten, elle dokunamadığımız ateşten, yaralarımızı kim saracak, o tatlı yaralarımızı…”  Biz dediği kim? Ateş? Yaralarımız, o tatlı yaralarımız?  

Biz derken kendisini de katarak okuru kast ediyor olmalı. Yaralarımız… Evet, okur olarak kendi yaralarımızı düşünüyoruz hemen. Yani bu giriş paragrafından böyle bir başlangıçla kitabı anlar gibi oluyor ama yine de anlamıyoruz. Bizlere okurlarına sesleniyor olmalı,  rezil dünyamıza, yaralarımıza…

Sonra edebiyatın yeknesaklığından basmakalıplığından ve en önemlisi de çaresizliğinden dem vurmuş. Sanatın şablon kurallarından. Vida meselesi var bir de. Yerdeki vidayı alarak onunla uzun yıllar geçiren bir Napolili. Bir de büyük vida meselesi var.  “uydurulmuş bir kor ateşin közleriyle yanıyoruz, kor halinde bir ateş, türün bir oyunu, Büyük Vida sitesinin düzeni. “sf 520. Evet evet bu başlangıç, modern dünya insanını anlatıyor olmalı. Çaresizliğini, gözünü vidadan ayıramayan büyük düzenin ortakçılarını yani bizleri biz okurları anlatıyor. Kısaca bizi bize anlatıyor. Okumaya,  düşerek kalkarak sek sek oynamaya devam ediyoruz biraz daha romanın içine girmek için.
En başa birinci bölüme atlayınca anladık ki roman yeni başladı.

İki karakter La Maga ve  Horacio Oliveira.. Bir kadın ve bir erkek. Belli ki bir arkadaşlıktan, bir yakınlaşma belki de aşktan kısaca ilişkilerden, hayattan,  yaralarımızdan bahsedecek. Modern dünya insanlarının gittikçe karmaşıklaşan ilişkilerinden.  Yine varoluşsal sorgulamalar?

Romanın erkek ve kadın karakteri Paris’te tesadüfen karşılaşmış iki Arjantinli. Ancak sosyokültürel olarak taban tabana zıt. Horacio  entellektüel  ve konformist.  Kurulu düzeni reddedişi sadece düşünsel boyutta. Eylem yok. Yazarın tanımı ile felçli gibi.  Oysa La Maga hayatın dolambaçlı yollarında hiçbir şeye aldırmadan çoğunlukla hesap kitap yapmadan düşe kalka durmadan koşturuyor. Yazarın tabiri ile aynen bir sporcu gibi.

Şimdi düşünelim: romanda kendini akışa bırakmış kafaya göre yaşayan biri ile her eyleminde bir satranç oyuncusu gibi bir sonraki hamleyi düşünerek neredeyse eylemsiz olan bir adamın birlikteliğinin akıbetini.  Bilemeyiz.. Bakın daha aşk filan demedim. Yazar da öyle bir tanımlama getirmiyor zaten. Sadece bir ilişki. Birlerini anlayabilecekler mi? Oysa Bir insanın bir başkasını anlamasının oldukça zor hatta imkânsız olduğunu söylüyor yazar.  Yalancı ayaklarımızla bir diğerine ne kadar uzanırsak uzanalım hep kendi çeperimize çarpar ve kendi sınırlarımızın içinde kalırız diyor haklı olarak. En ünlü sanatçıların bile kalıplar ve kendi  sabit çeperleri ile başka birine veya başka bir canlıya dokunmalarının imkansız olduğunu. (hatta büyük şair Rilke’yi diğer bütün sanatçılardan ayrı tutarak belki de sadece onun kendine özel önsezileri ile bir başkasına dokunabileceğini bir başkasını içeriden görebileceğini yazmış.)  Rilke kimdir ?  Ben detaylı bilmiyorum. Rilke şiirlerini çeviren ve Rilke uzmanı bir hekim arkadaşım Osman  Tuğlu ' ya rica ettim  bu konuda  detaylı olarak  bir makale yazdı. Referans olarak ekleyeceğim. Burada kısaca yazısından alıntı yapayım.: "Rilke’de içten bakış, ötekinin içine girip onu kendimize benzetmek değil, kendi içimizde ona yer açmaktır. Çünkü bazen bir varlığa en çok, onu bütünüyle anladığımızı ileri sürmekten vazgeçtiğimiz anda yaklaşırız. Gerçek görme, dünyanın bütün sırlarını çözmekte değil, o sırların karşısında değişmeye açık kalabilmektedir." ( Meraklısı için bu makalenin tümü yazının sonunda ektedir)

Rilke'nin içten bakışını benimseyen yazarımızın SEK  SEK  romanı nasıl devam edecek ,bundan sonra neler olacak, bu iki farklı insanın hayatları nasıl şekillenecek bilmiyorum. Okuyarak göreceğiz.  Birbirlerine ne kadar dokunabilecekler? Yoksa birbirlerinin katili mi olacaklar?  

En önemlisi de Cortazar her okuruna  bir ayna tutarmış. Bakalım o aynada neler göreceğiz?

Atlayarak zıplayarak 73,1,2,116,3, 84,4,71 ….

Sek Sek oyununa devam…

                                                                                                  Feride  Cihan Göktan


Rilke’de İçten Bakış

Rainer Maria Rilke’de içten bakış, bir varlığı dikkatle görmekten çok daha fazlasıdır; kendi görme alışkanlıklarımızdan kuşkulanmayı ve karşılaştığımız varlığın kendimize ait olmayan gerçekliğine yaklaşmayı öğrenmektir. Dışarıdan bakmak, gördüğümüzü tanımlamamıza, adlandırmamıza ve bildiğimiz dünyanın içine yerleştirmemize izin verir. Fakat bir şeyi tanımakla onun varoluşuna yaklaşmak aynı şey değildir. Bir panterin bedenini, hareketlerini ve tutsaklığını betimleyebilir, bir heykelin biçimini bütün ayrıntılarıyla çözümleyebiliriz. Yine de bunların hiçbiri, o varlığın kendine özgü gerçekliğini kavradığımız anlamına gelmez. Çünkü çoğu zaman gördüğümüzü, kendi düşüncelerimizin ve duygularımızın içinden geçirerek anlamlandırırız. Rilke’nin şiirinde içten bakış, bu alışkanlığın sınırlarını fark etmekle başlar.

İnsan, dünyayı kendisine tanıdık gelen anlamlar aracılığıyla algılar. Bir nesneyi tanımladığında, bir davranışı yorumladığında ya da bir varlığı belirli bir kavramın içine yerleştirdiğinde onu anlaşılır kılar; fakat aynı zamanda ona yabancı kalan yanları gözden kaçırabilir. Tanıdığımızı düşündüğümüz şeyin karşısında durmayı, ona yeniden bakmayı çoğu zaman gereksiz buluruz. Oysa bir varlığın ne olduğunu bilmek, onun nasıl var olduğunu anlamaya yetmez. İçten bakış, nesneyi hazır bilgilerimizin içine yerleştirmek yerine, bu bilgilerin yeterliliğini sorgulamayı gerektirir. Böylece bakış, dünyayı açıklayan bir araç olmaktan çıkarak insanın kendi algısal sınırlarıyla karşılaştığı bir deneyime dönüşür.

Rilke’nin Auguste Rodin ile ilişkisi, bu görme biçiminin nasıl gelişebileceğini anlamak açısından önemlidir. Rodin’in sanatında gözlem, nesnenin yüzeyine yöneltilen geçici bir dikkat değildir. Aynı biçime tekrar tekrar dönmek, ayrıntıları sabırla incelemek ve ilk izlenimin ötesine geçmek gerekir. Rilke açısından bu deneyim, yalnızca bir sanat tekniğinin öğrenilmesi değil, dünyayla kurulan ilişkinin yeniden düzenlenmesidir. Şair, kendi duygularını dış dünyaya yansıtmakla yetinmek yerine, gördüğü şeyin kendisine ait olmayan gerçekliğine yönelmeyi öğrenir. Gözlem böylece şiirsel üretimin bir hazırlık aşaması olmaktan çıkar; onun düşünsel ve estetik temellerinden birine dönüşür.

Ancak daha dikkatli bakmak, ötekinin bütünüyle anlaşılabileceği anlamına gelmez. Bir nesneyi uzun süre gözlemlemek onun bütün anlamlarını açığa çıkarmaz; bir insanı dikkatle dinlemek de onun iç dünyasına eksiksiz biçimde erişmemizi sağlamaz. İçten bakışın gelişimi bu nedenle yalnızca daha fazla bilgi edinmekle açıklanamaz. Asıl dönüşüm, dikkatin derinleşmesiyle birlikte kendi bilgimizin sınırlarını da fark etmeye başlamamızdır. Görmek, hem bir kavrayış hem de bir vazgeçiş içerir: Dünyayı anlamaya çalışırken onu kendi anlayışımızın sınırları içine bütünüyle kapatamayacağımızı kabul ederiz.

Rilke’nin Dinggedichte olarak bilinen nesne şiirlerinde bu yaklaşım şiirsel bir biçim kazanır. Nesneler, şairin duygularını taşıyan edilgin imgeler olmaktan çıkar; kendi biçimleri, sessizlikleri ve gizemleriyle var olurlar. Şairin görevi, nesneyi kendi iç dünyasının bir ifadesine dönüştürmek değil, onun kendine özgü varlığını şiirin içinde görünür kılmaktır. Bu, öznenin ortadan kalkması değil, duyarlılığının dönüşmesidir. Şair, nesneyi kendi anlam dünyasına indirgemek yerine, onun kendisine yabancı kalan yanlarına dikkat kesilir. Şiir böylece yalnızca insanın kendisini ifade ettiği bir alan değil, kendisinden farklı olanla karşılaşabildiği bir deneyim hâline gelir.

Arkaik Apollon Gövdesi şiirinde bu karşılaşma dönüştürücü bir nitelik kazanır. Şair heykeli seyrederken şiirin sonunda bakışın yönü değişir: Heykel artık yalnızca görülen bir nesne değildir; sanki kendisi de şaire bakmakta ve onun varoluşunu sorgulamaktadır. “Hayatını değiştirmelisin” dizesi, bu nedenle basit bir ahlaki öğüt değildir. Estetik karşılaşmanın insanın kendi yaşamını yeniden değerlendirmesine yol açmasını ifade eder. Şair heykeli anlamaya çalışırken, heykelle karşılaşması şairin kendisini anlamasını da değiştirir. Görmek, böylece tek yönlü bir algılama faaliyeti olmaktan çıkar: Gören, gördüğü şey tarafından değiştirilmeye açık hâle gelir.

Rilke’nin hayvanlara yönelen şiirleri, içten bakışın sınırlarını daha da belirginleştirir. Panter şiirinde kafesin ardındaki hayvanın bedeni ve hareketleri görünürdür; ancak onun dünyası, insanın dışarıdan gözlemleyebildiği özelliklere indirgenemez. Panterin bakışı, kafesin parmaklıkları arasında tükenmiş gibidir. Onun karşısında duran insan ise görmesine rağmen neyi göremediğiyle yüzleşir. Sekizinci Duino Ağıtı’nda geliştirilen das Offene, yani “Açık” düşüncesi de insanın dünyayla kurduğu ilişkinin sınırlarını sorgulamaya imkân verir. İnsan, dünyayı sürekli yorumlayan ve sınıflandıran bilinciyle varlığı belirli anlam çerçeveleri içinde kavrarken, Rilke hayvanın varoluşunu bu insani konumun karşısında düşünür.

Ne var ki hayvanın dünyasını şiir aracılığıyla düşünmek, onun ne yaşadığını bütünüyle bildiğimiz anlamına gelmez. Tam tersine, hayvanın varoluşuna yaklaşma çabası, kendi bakışımızın sınırlarını daha açık biçimde fark etmemizi sağlar. Onun sessizliğini kendi düşüncelerimizle doldurduğumuzda, farklılığını ortadan kaldırma tehlikesiyle karşılaşırız. İçten bakışın en güç yanı burada ortaya çıkar: Ötekine yaklaşmak, fakat onu kendimize benzetmemek; onun hakkında düşünmek, fakat kendi düşüncelerimizin onun yerine geçmesine izin vermemek. Ötekinin sırrı, çözülmeyi bekleyen bir bilmece değil, karşılaşmanın içinde varlığını sürdüren bir farklılıktır.

Bu bakımdan içten bakış, kolay bir özdeşleşmeden ayrılır. Bir başkasını anlamak için kendimizi onun yerine koyduğumuzu düşünebiliriz; ancak bu durumda onun deneyimini kendi deneyimimizin ölçüleriyle değerlendirme riski taşırız. Daha derin bir anlayış, yalnızca yakınlık kurmayı değil, farklılığı koruyabilmeyi de gerektirir. Ötekinin dünyasına yaklaşırız, fakat onu bütünüyle ele geçirdiğimizi ileri sürmeyiz. Böyle bir yakınlık, mesafenin ortadan kaldırılmasına değil, farklılıkların silinmediği bir ilişkinin kurulmasına dayanır.

Rodin’in gözlem disiplini ile Rilke’nin şiirsel duyarlılığı bu noktada birleşir. Dikkatli gözlem, dünyayı daha ayrıntılı görmemizi sağlar; şiirsel kavrayış ise bu karşılaşmanın kendi varoluşumuz açısından taşıdığı anlamı yeniden düşünmemize imkân verir. Ancak gördüğümüzü bütünüyle bildiğimiz yanılsamasına kapıldığımızda bu süreç kesintiye uğrar. Sanatsal olgunluk, yalnızca daha iyi görmekten değil, görülenin kendi varlığına alan açabilmekten doğar. İçten bakış, dikkatin eğitilmesiyle başlar, nesnenin özgüllüğünün kavranmasıyla derinleşir ve karşılaşmanın özneyi dönüştürmesine izin verilmesiyle varoluşsal bir anlam kazanır.

Belki de Rilke’yi bugün hâlâ okumamızın nedeni budur. Her şeyi hızla tanımladığımız ve gördüğümüzü tanıdık kavramlara dönüştürdüğümüz bir dünyada, onun şiiri görmenin de bir sorumluluk taşıdığını hatırlatır. Bir varlığı gerçekten görmek, onun bütün sırlarını çözdüğümüze inanmak değil, ona yaklaştıkça kendi bilgimizin sınırlarını fark edebilmektir. Rilke’de içten bakış, ötekinin içine girip onu kendimize benzetmek değil, kendi içimizde ona yer açmaktır. Çünkü bazen bir varlığa en çok, onu bütünüyle anladığımızı ileri sürmekten vazgeçtiğimiz anda yaklaşırız. Gerçek görme, dünyanın bütün sırlarını çözmekte değil, o sırların karşısında değişmeye açık kalabilmektedir.

 

                                                                                                                               Osman Tuğlu …

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder